Peru’nun başkenti Lima, ülke tarihinin ve coğrafyasının sırlarını keşfettirecek binlerce iz barındırıyor. Üstelik yemek pişirmeyi bir sanata dönüştüren Perulu şeflerin masalarında bir sandalye her zaman sizi bekliyor!

Larco Müzesi’nin bahçesinde, beyaz duvarları saran begonvillerin ve garip şekillerde uzamış kaktüslerin arasından geçip içeriye girdiğimde kaç bin çeşit yüzle karşılaşacağımı bilmiyordum! Gezginlerin dünyanın en güzel 25 müzesinden biri olarak seçtiği bu müzede, Kolomb öncesi dönemde Peru’da yaşayan uygarlıklara ait 45 bine yakın eser sergileniyor. İnsan yüzlerinin yanı sıra müzik aleti, hayvan, kuş, meyve ve sebze formunun da işlendiği bu eserler gerçek birer antropoloji anıtı. Öldükten sonra da yaşam olduğuna inanan Perulular, inanılmaz bir estetiğe ve çeşitliliğe sahip bu antik eserlerin birçoğunu mezarlara bırakacakları sıvıları koymak için yapmışlar. Altından yapılmış eşyaları, gizemli quipu’ları, 2 bin yıl önce üretilmiş ama yepyeni duran dokumaları da sergileyen müzenin ziyarete açık depo bölümü de etkileyici.  
Larco Müzesi’ni gezerek Peru tarihine ayrıntılı bir giriş yaptıktan sonra gittiğim ana meydan Plaza de Armas beni ânında Kolonyal döneme ışınlıyor! Lima, İspanyol Francisco Pizarro tarafından 1535 yılında kurulmuş ve José de San Martín’in 1821 yılında kazandırdığı bağımsızlığa kadar da İspanyol hâkimiyetinde kalmış. Tarihî bölge Barok yapıları, Rokoko süslemeleri, Arap-Marok mimari üslubuyla yapılmış cumbalı evleriyle o dönemin tipik özelliklerini taşıyor. Pizarro’nun mezarının da olduğu Lima Katedrali’ni gezip, San Francisco Bazilikası ve Manastırı’na gidiyorum. Buradaki Katakomb’da bulunan 70 bine yakın iskeletin etkisinden, kütüphanedeki 25 bine yakın yüzlerce yıllık kitaba ve avludaki Sevilla yapımı karolara duyduğum hayranlıkla kurtulduğumu itiraf etmeliyim. Antik Peru’yla başlayıp Kolonyal dönemle devam eden tarih tünelinden beni çıkaran, Urqu adlı kahve dükkânında içtiğim kahve oluyor. Bu leziz kahvenin çekirdeklerinin Titicaca Gölü’nün de bulunduğu Puno bölgesinde yetiştiğini öğrenmek, Peru’nun eşsiz coğrafyasına duyduğum heyecanı daha da arttırıyor.
Tarihî bölgede hediyeliklerin satıldığı dükkânlar olsa da bu iş için asıl adres Petit Thouars Caddesi üzerindeki Indian Market ve etrafındaki çarşılar. Bu çarşılarda Peru’ya özgü o kadar çok çeşit var ki, ülkenin tamamını dolaşmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. And Dağları’nın alpakalarından kazaklar, el dokuması rengârenk örtüler, İnka öncesi döneme ait heykelcikler, Nazca desenli tişörtler, Amazon’da yetişen huayruro tohumlarından yapılmış nazarlıklar, gümüş takılar ve daha yüzlercesi var! Ama benim gözümü retablo’lar ve çerçeveleri rengârenk desenli aynalar kamaştırıyor. Retablo, iki yana açılan kapakları olan ve naif minyatür figürlerle dolu kutucuklara deniyor. Çarşılardaki uzun yürüyüşten sonra çamur tuğladan yapılmış antik piramit Huaca Pucllana’ya bakan restoranda akşam yemeği yemek Lima’ya yakışır bir “gün sonu” oluyor.
Ertesi sabahın yıldızı Miraflores. Bu semt modern binalarıyla, parklarıyla, restoranlarıyla, alışveriş merkezleriyle kentin modern yüzü. Ana caddesi José Larco üzerinden keyifle yürüyerek 7 Haziran Parkı’na varıyorum. Sakin karakterli Limalılar ayaküstü sohbet ediyor, boyacılara ayakkabılarını boyatıyor. Bir bankta oturup dinlenirken And Dağları’nda doğan Daniel Alomía Robles’in bestelediği, Simon & Garfunkel’in üne kavuşturduğu “El Cóndor Pasa”nın sözleri geliyor aklıma; hemen silkiniyorum: Yerine çakılı kalan insan/Dünyaya en hüzünlü sesi verir. Kalkıp Pasifik Okyanusu’na bakan Larcomar alışveriş merkezine gidiyorum. Burası Miraflores’in kartal yuvası sanki. Aşağıda Costa Verde adlı sahil yolu, plajlar ile Miraflores’in yamaçları arasında kıvrıla kıvrıla gidiyor. Sörfçülerin ve yüzenlerin üzerinden dolanıp gelen yamaç paraşütlerinin gölgesi Sevgi Parkı’ndaki mozaiklerin üzerine düşerken, ben de bohem semt Barranco'ya gitmeye hazırlanıyorum. 
Birçok yazar, şair ve entelektüelin yaşamayı seçtiği Barranco, birbirinden güzel duvar resimleri, evleri ve folk müzik kulüpleri peña’larla Lima’nın gözbebeği. Semtin eski fotoğraflarının sergilendiği duvarda “Hayal Zamanı” yazmasının nedenini anlamak zor değil. Prenses Diana’nın son fotoğraflarını da çeken Mario Testino’nun eserlerini MATE Müzesi’nde görebilirsiniz. Özellikle geleneksel giysili insanları yansıtan fotoğrafları birer görsel hazine. Barranco’daki okyanus kıyısına kadar inen yol Bajada de los Baños ve çok sevilen şarkıcı Chabuca Granda’nın adına şarkı bestelediği Nefes Köprüsü (Puente de los Suspiros) hiç boş kalmıyor. Dilekleri gerçekleşsin diye köprüyü bir nefeste geçenlere gülümseyip açık büfede yemek yiyebileceğim Damajuana’ya gidiyorum ve nefesimi köprüde tüketmemekle ne kadar doğru bir iş yaptığımı anlıyorum. Zira asıl nefes kesici olan, burada seyrettiğim, Peru’nun binlerce yıllık kültürünü sahneye taşıyan sekiz farklı dans gösterisi!
Lima’daki en güzel gösterilerden bir diğeri Rezerv Park’taki Circuito Mágico del Agua. Benim de hayranlıkla izlediğim bu gösteri için akşamları binlerce insan parktaki havuzların başına toplanıyor. Fıskiyelerden yükselen sular müzikle senkronize olarak dans etmeye başlayınca izleyicilerde büyük bir heyecan dalgası doğuyor. Pumalardan kondorlara, Machu Picchu’dan Nazca figürlerine kadar çok sayıda görüntüyle lazer gösterisi sizi Peru’nun geçmiş yüzyıllarına götürüyor. Park, pazartesi hariç her akşam açık.
Lima’da geçirdiğim zaman içinde aklımı başımdan alan şeylerden biri Peru mutfağı oldu. Perulu şefler son yıllarda özellikle füzyona yönelmiş ve tabakları yepyeni lezzetlerle doldurmuşlar. Bu yüzden Latin Amerika’nın en iyi 50 restoranı sıralamasında ilk iki sıradakilerin Lima’da olması şaşırtıcı değil. Genç şeflerin ayağa kaldırdığı Peru mutfağı dünya mutfaklarının öne çıkanlarından biri. Nasıl olmasın! Pasifik Okyanusu’ndan çıkan deniz ürünleri, Amazon Ormanları ile And Dağları’nda yetişen meyve sebzeler yüzyıllardır bilinen geleneksel yöntemlerin yanında Uzak Doğu ve İspanyol pişirme teknikleriyle buluşuyor. Üstüne yalnızca Peru ve Bolivya’da yetişen kinoa, And Dağları’nın 3 bine yakın patates ve 300’e yakın mısır çeşidi, lúcuma gibi meyveler ile deniz ürünleri de eklenince Perulu şeflerin ortaya koyduğu lezzetler ve sunumlar aslında kitaplar dolusu sözü hak ediyor. Bu şefler, atalarının toprakla yaptığı sanatı bugün yemekleriyle yapıyorlar. İster Amazon Ormanları’nın malzeme ve pişirme tekniğini kullanan ámaZ’da ister hâlâ anneanne tarifleriyle yemek pişirilen Isolina’da ister okyanusun üzerinde kurulu La Rosa Náutica’da ya da herhangi bir restoranda yiyin, ömür boyu unutamayacağınız lezzetler tadacağınız garanti. Ancak Lima’nın ulusal yemeği ceviche yemeden ülkenize geri dönmeyin!
İnkalarda yazı yoktu. Yazılı belge, mektup ya da kitap bırakmadılar. Onlar bir ipin üzerinden sarkan onlarca ipe atılmış düğümleri yani quipu’ları bıraktılar geride. Hâlâ gizemini koruyan bu düğümlerle tarihî olayları, mesajları, ürün miktarlarını ya da alışverişleri kayıt altına aldıkları düşünülüyor. Benimse Lima seyahatim bittiğinde aklımda kalan soru eğer İnkalar zamanında yaşasaydım ve quipu düğümleyen biri olsaydım, bu eşsiz ülkenin lezzetli yemeklerinin, misafirperver insanlarının, patateslerinin, antik eserlerinin ve görülmesi gereken diğer yerlerinin sayısı için atmam gereken milyonlarca düğümün kaç yılımı alacağı oluyor! 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi