Sıra dışı kültürel bir karakter, yan yana fast food mekânları, Michelin yıldızlı restoranlar, cam ve metalden gökdelenlerin gölgesinde Barok meydanlar... En az büyük ustaların tabloları kadar değer gören grafitilerle süslü Arnavut kaldırımlı sokaklarıyla Brüksel her ziyaretimde beni şaşırtmaya devam ediyor.

Arkadaşlarla gurme geziler, ofistekilerle iş seyahatleri ve ailemle tatiller… Çeşitli vesilelerle birçok defa gördüğüm Brüksel’i tek başıma ziyaret edeyim istemişimdir hep. İşte tam da şimdi, turistlerin daimi gözdesi, Brüksel’in de kalbi Grand-Place meydanındayım. Sayfaları çevrilmekten yıpranmış Blue Guide rehberi elimde; göz alıcı Barok loncalarını keşfediyorum. Yan duvarlarındaki dekorasyon ögelerine göre adlar verdikleri bu yapıların ihtişamını azaltmaktan büyük keyif alıyor kent sakinleri: Tilkinin Evi, Eşeğin Evi, Tavuskuşunun Evi… Bense Gotik üslubun dönemden döneme seyrini gözlemliyorum. Sağımda son dönem Gotik cephesiyle muhteşem Belediye Binası, solumda XIX. yüzyıl Neo-Gotik mimarinin mükemmel bir örneği olan ve bugün Brüksel Şehir Müzesi’ne ev sahipliği yapan Maison de Roi. Her iki bina da birbirinin tarihî güzelliğini taklit edip geçmeye çalışıyor ama bence berabere kalıyorlar.
Belçika Karikatür Müzesi’ne doğru yürürken yolum tarihî meydan Place de la Monnaie’ye çıkıyor. Buradaki büyüleyici Opera Binası’nın ülke tarihinde önemli bir yeri var. 1830’da, Auber’in  La muette de Portici - Porticili Dilsiz Kız operasının ilham veren bir performansının ardından, operaseverler mekândan dışarı çıkıp Belçika’nın bağımsızlığıyla neticelenen protestolara başlıyor. Yine bu civardaki Place des Martyrs Meydanı, Belçika ulusal marşı “La Brabançonne”un bestecisi Alexandre Dechet'e ithaf edilen dokunaklı bir anıtla birlikte bu vatanseverlere adanmış. 
Buradaki ara sokaklardan biri beni Hotel Metropole’e ulaştırıyor. Bu otel, Fransız Rönesansı’nı yansıtan girişi, İtalyan tarzı resepsiyonu ve Britanyalı kolonyal kahvaltı odasıyla eklektikliği gelenek ve lüksle bir araya getiriyor. Roma stilinde tasarlanmış kafesine geçiyorum öğle yemeği için. İki ana yemekten oluşan günlük menüsüyle mükemmel bir tercih. Buranın Einstein, Marie Curie, Rudolf Nureyev veya Paco Rabanne gibi ünlü ve özel müşterilerinden olmasam da onlar gibi ağırlanıyorum.
Otelin birkaç blok ötesindeki alımlı Art Nouveau binasında Karikatür Merkezi beni bekliyor. İçeride, büyük bir hayranı olduğum Red Kit, Şirinler ve Galyalı Asteriks ile karşılaşmak benim için hoş bir sürpriz! Tarih, kahramanlık, bilimkurgu temalı dışavurumcu karikatürleri ve Mickey Mouse ile Donald Duck çizimlerini incelerken hem iyi vakit geçiriyor hem de bu karikatürlerin tarihine dair bir şeyler öğreniyorum. Burada görülecek daha neler neler var üstelik! 
Nispeten yeni bir sanat dalı olan karikatürün ilk karakteri The Yellow Kid’in dünyanın dört bir yanındaki maceraları 1897 yılında New York Journal’da yayımlandı. Kısa bir süre sonra bayrağı Fransa ile Belçika devraldı ve bu ülkelerdeki grafik sanatçıları dünyanın en çok sevilen çizgi romanlarından bazılarına hayat verdi. Özellikle Brüksel, 1929 yılında dünyaya Tenten’i hediye eden oğlu Hergé’yle büyük gurur duyuyor. Hergé’nin dünyanın farklı köşelerinde eğlenceli maceralara çıkardığı dedektif hem gençlere hem de kendini genç hissedenlere hitap etti ve ilerleyen dönemlerde, çoğu Belçika dışında tanınmasa da birçok karikatüristin ilham kaynağı oldu.
Brüksel’de çizgi roman kültürünün kökleri son derece derinde. Yetkililer boş duvarları karikatürlerle doldurmaları için grafiti sanatçılarıyla 1991’den beri iş birliği içinde. Karikatür karakterlerinden ilhamla tasarlanmış beş heykel kenti süslüyor. 
XIX. yüzyıldan kalma icam çatılı iki pasaj Galeries Royales Saint-Hubert'in ihtişamı karşısında kendimden geçiyorum dönüş yolunda. Göz kamaştıran kemerlerden biri kralı, diğeri de kraliçeyi temsil ediyor. Belçika'nın olmasa da Brüksel'in en güzel alışveriş merkezi olan bu yapılara girmek için ücret ödemek gerekiyormuş eskiden. Bugünlerdeyse giriş ücretsiz. Lüks butiklerin vitrinlerini incelemek hayli keyifli; lüks pastanelerin çikolataları, gösterişli şekerlemeleri hayranlık uyandırıyor fakat akşam yemeği zamanı geldiği için şimdilik bu lezzetleri es geçiyorum. Canım otantik bir yemek istediğinden Place de la Chapelle’deki Les Brigittines’i seçiyorum. Art Nouveau tarzında eski bir postaneden dönüştürülen, gayet şık döşenmiş restoran doğma büyüme Brükselli şef Dirk Myny’ye emanet tam anlamıyla. Kendisi tazeliği, farklılığı ve beceriyi önemsiyor. Soya soslu ve kişnişli dana eti tartarı bir harika!
Rue du Chêne ve Rue de l’Étuve’ün kesiştiği köşede yer alan, Brüksel’in en abidevi heykeli Manneken Pis’i görmeye gidiyorum ertesi gün. Etraftaki waffle dükkânları bu karakteristik Brüksel manzarasına otantik bir renk katıyor. Heykeli bu kez Başlat filminden fırlamış dijital bir avatar olarak giydirmişler. Bu haylaz çocuk heykeline giydirilen kıyafetleri sergileyen bir müze bile var Rue du Chêne’in biraz daha ilerisinde. En eski parçası da XV.  Louis’nin 1747’de bağışladığı soylu kostümü. 
Sırada Place du Grande Sablon’daki antika pazarı var. Kırmızı ve yeşil çizgili çadırlarıyla yağmura, rüzgâra, kısaca tüm hava koşullarına hazırlıklı bir yer burası. Etrafta amaçsız gezinirken eski haritalara, gravürlere, Bohem kristal setlere, devekuşu tüylü şapkalara, etnik mücevherlere, Japon ahşap oymalarına, Çin Nonya vazolarına, 1950’lerin reklam afişlerine ve tabii ki Tenten’in ilk baskılarına göz atıyorum. Bu genç dedektifin grafitileri tahmin edersiniz ki Brüksel'de pek çok duvarı süslüyor. Rue de l’Étuve’de Turnösol Olayı hikâyesinden bir sahnenin tasvirini geride bıraktım.
“En Belçikalı” sanatçı diyebileceğim Magritte’in işlerinde de karikatürü andıran bir unsur var. Bugün bir dileğimi daha gerçekleştirmek üzere Rue de la Régence’deki Magritte Müzesi’ne gidiyorum. En sevdiğim tablosu Işık İmparatorluğu’nda karikatür tarzı bir abartı görüyorum. Gece vakti tek bir sokak lambasıyla aydınlatılan bir evi gösteriyor ama gökyüzü gündüz aydınlığında. Tablo içinizde hem kaygı uyandırıyor hem de karikatüre çok yakın üslubuyla âdeta başka bir dünyadan sesleniyor; bu eserini Magritte de çok sevmiş olmalı ki 20’den fazla versiyonunu yapmış.
Hayranlık duyarak ayrıldığım Brüksel’e tekrar geleceğime dair söz veriyorum kendime. Dünya üzerinde belki de hiçbir kentte insanların sadeliği ve karmaşayı bir arada böylesine yücelttiğini ve beceriyi yüksek sanata dönüştürdüğünü buradaki kadar görmek mümkün değil. Patates kızartmasının basit lezzetinden lüks bir çikolata kutusunun sofistike çeşitlerine, Tenten’in genç mizahından Manneken Pis’in bıyık altından gülen tavrına dek Avrupa’nın keşiflerle dolu başkentinde herkes kendine göre bir şeyler bulacak mutlaka.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi