Mersin… Denizin keyfini süren; kucağında güneş meyveleri, sırtında Toros Dağları, derinliklerinde mağaralar ile binbir çehreli bir Akdeniz kenti. Tüm çehrelerini ahenkle taşıyor; kadim ve modern, aydınlık ve karanlık, dağlık ve düzlük... Her ziyaretimde başka bir yüzünü gösterip bana yeni keşiflerin heyecanını bahşediyor.

Gezime Mersin'in en ünlü ilçesi Tarsus’tan başlıyorum.  Antik Kilikya eyaletinin başkenti, Roma döneminden Osmanlı’ya, oradan bugüne ulaşan tarihini modern kentle harmanlamış. Tarsuslular “Altından Geçme” adını verdikleri Roma Hamamı’nın zarif kemerinin altındaki yoldan geçiyorlar her gün. Donuktaş Tapınağı da dar bir sokağın iki yanına sıralanmış evlerin arasında. Tarsus’un özelliklerinden biri de “Topraktan tarih fışkırıyor.” sözünü kanıtlıyor oluşu. Bir inşaat için Cumhuriyet Meydanı kazılınca ortaya “Antik Cadde” diye adlandırılan, mükemmel durumda bir Roma yolu çıkmış. Kleopatra Kapısı ise beni 2 bin yıl öncesine götürüyor. Ünlü Mısır kraliçesi tıpkı Cicero ve Sezar gibi Tarsus’tan geçmiş, âşık olup Marcus Antonius ile Tarsus’ta evlenmiş ve kocası ona geniş bir bölgeyi, Kilikya’yı hediye etmiş. Yolu Tarsus’tan geçenlerden biri de Büyük İskender. Onun Toros Dağları’nın buz gibi sularını kente taşıyan Berdan Nehri’nde yüzdükten sonra zatürre olduğu düşünülüyor. Berdan sıkça taştığı için yatağı değiştirilmiş, bugün bir mesire yeri olan Tarsus Şelalesi de böylece oluşmuş. 
Tarsus inanç tarihinde de önemli yer tutuyor. Hristiyanların en önemli azizlerinden Pavlus Tarsusluydu. Eski Tarsus evlerinin ardından ziyaret ettiğim civarda bulunan Pavlus kuyusu ve Aziz Pavlus Kilisesi Hristiyanların hac mekânlarından. Kent merkezindeki Makam Camii’nde Danyal Peygamber’in, Ulu Cami’de Şit Peygamber ve Lokman Hekim’in makamı olduğuna inanılır. 
Sonraki durağım Kırkkaşık Bedesteni. Çarşıya gitmeden önce yediğim humusun üzerine bedestende ince belli bardakta ikram edilen Tarsusi kahve bana çok iyi geliyor. Kahve keyfi sırasında gözüm Şahmeran işli hediyelik eşyalara takılıyor. Süslü başlığı, pullu kuyruğu ile bir mağarada yaşayan yılanların şahı Şahmeran, Lokman Hekim’e şifalı otların sırlarını vermiş. 
Tarsus’un mağaralarla iç içe geçmiş inanışlarından bir diğeri stoacı filozofların kurduğu ve mağaralarda ibadet edilen Mitra’ya; bir başkası da Ashab-ı Kehf’e atfediliyor. Burada yedi genç uyuyup yaklaşık üç yüz yıl sonra uyanmış. Ashab-ı Kehf Mağarası’nı ziyaret ettikten sonra rotamı Mersin’e çeviriyorum. 
Yol üstünde uğradığım antik liman kenti Elaiussa Sebaste’de kazı ekibiyle ayaküstü sohbet ediyoruz. Bana Agora’nın zeminindeki balıklarla bezeli mozaikleri gösteriyorlar. Bir çipura mozaiği var ki, sudan yeni çıkmış gibi pırıl pırıl.  Üzerinden yüzyıllar geçse de ustalığın değeri silinmiyor besbelli. 
Kent merkezinde beni önemli bir ticaret noktası olan Mersin Limanı karşılıyor. Burada vinçler gemilere aralıksız yükleme yapıyor ya da onlardan yük boşaltıyor. Limanın bitiminde ise uzun sahil yolu başlıyor. Sahil boyunca palmiyeler, bakımlı yeşil alanlar ve parklar bana eşlik ediyor. Kafeler, lokantalar cıvıl cıvıl. Akdeniz şehrinde olmak, insana gerçekten mutluluk veriyor. Mersin Arkeoloji Müzesi’ni gezerken, geçmişteki uygarlıkların da bu mutluluğu tattığını görüyorum. Soli Pompeiopolis, Kanlıdivane ve Anemurium gibi antik kentlerin, Yumuktepe ve Gözlükule gibi höyüklerin kenti olduğundan Mersin’in müzesi de zengin. Özenle seçilmiş buluntular ile gökbilimci Aratos ve amforalar gibi özel temaların işlendiği panolar sergileniyor burada. Dahası, çocuk sesleriyle çınlayan keyifli bir atölyesi var müzenin; minik ellerin yapıp kuruması için masaların üzerine bıraktığı kil tabletleri ve taş boyamaları sergilenen “en sevimli” eserler olarak işliyorum hafızama.
Müzeden çıktıktan sonra Silifke Caddesi’ndeki kalabalığa karışıp çarşıları dolaşıyorum. İstediğiniz her şeyi etrafta kolayca bulmanız mümkün. Mersin mutfağının tantuni, kerebiç, sıkma, cezerye gibi lezzetleri acıkanları çarşıya çekiyor. Buradan çıkınca arabayla Adam Kayalar kült alanına geçiyorum. Mersin merkeze  yaklaşık  70 kilometre uzaklıktaki derin bir boğazın dik yamacına oyulmuş kaya kabartmaları MÖ II. yüzyıla tarihleniyor. Roma döneminde yapılan “17 insan ve bir keçi figürü” dolayısıyla yöre halkı buraya “Adam Kayalar” ismini vermiş. Aşağıdaysa muhteşem bir manzara var; kanyonun ötesinde görünen Kızkalesi deniz üstünde âdeta bir inci tanesi.
Aslında Mersin’de Silifke Kalesi gibi yükseklerde, Mamure gibi Akdeniz eteklerinde onlarca kale var fakat Kızkalesi sanki hepsinin sözcüsü... Oraya gitmeden önce Uzuncaburç’a çıkıyorum. Burası Olba kenti hanedanının kült alanı olarak kurulan Diocaesarea. Girişte bir tören kapısı; solumda Zeus Olbios Tapınağı’nın orman sıklığında sütunları, önümde Şans Tapınağı bugün de ayakta. Olba antik kentindeki su kemerlerinin yanından akşam güneşi inerken ben de yola koyuluyorum. Kıyıya vardığımda bir balıkçı selamlıyor beni. Sonra coşkuyla şarkı söylemeye başlıyor. Koyun güzelliği karşısında yapılacak en güzel şey bu belki de!  Ben de sahildeki bahçe salıncaklarından birine oturuyorum. Sallanırken kulağım şarkıda, gözüm gün batımında kızaran Kızkalesi’nde. 
Koyu koruyan iki kaleden biri olan Kızkalesi 1099'da, denizden 200 metre açıkta bir adada yapılmış. Efsaneye göre, bir kâhin bölgenin hâkimi olan beye kızını yılan sokacağını söylemiş. Bey de kızını yılanlardan korumak için Kızkalesi’ni yaptırmış. Kalede yaşayan kıza saraydan gönderilen yiyecekler arasında bir sepet üzüm varmış. Üzümü yemek isteyen kızı sepetin içinden çıkan bir yılan ısırmış ve kız ölmüş. 
Güneş batarken bir silüete dönüşerek gözden kaybolan, koruyamadığı genç kızın hikâyesine hüzünlendiği hissine kapıldığım kalenin renkli ışıkları yanıyor. Kalkıp Narlıkuyu’daki bir balık lokantasına doğru yola koyuluyorum. Elbette Mersin’den bir muz serasına uğramadan ayrılmak olmaz. Muz çiçeğinin gece doğururken çıtırdadığını anlatıyor Anamur'daki sera sahibi. Mersin, insanı dünyanın güzel bir yer olduğuna daha da inandıran bir coğrafyada kurulmuş. Bunu Aydıncık’taki Gilindire Mağarası’na gittiğimde de hissediyorum. Milyonlarca yılda oluşmuş sarkıt ve dikitler elmas gibi parlıyor. Mağaradaki durgun göl suları sihirli bir ayna gibi.
Aynı his Cennet-Cehennem obruklarında da devam ediyor. Cennet çöküğüne merdivenle iniliyor ama Cehennem’e iniş yok. Belki sırlarının hepsini açmak istemiyor ve Alahan Manastırı’na, Mut Kalesi’ne, Göksu Deltası’na yeniden çağırıyor beni Mersin.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi