Oyunculuk çıkışını 16 yaşında televizyonda yapan İspanyol oyuncu ve model Penélope Cruz, ilk uzun metraj deneyimini 1992’de edindi. 2008’de ise Akademi Ödülü kazanarak sinema tarihinde bu ödülü alan ilk İspanyol aktris oldu. Barbaros Tapan ünlü oyuncu ile Skylife için, hem sinemaya hem de yaşamına dair sohbet etti.

Oldukça heyecan verici bir sene geçirdiniz. Özellikle bu yıl bağlamında, kariyerinizle ilgili neler söylemek istersiniz?
Çok şanslıyım ve minnettarım. Birbirlerinden ve benden çok farklı karakterleri canlandırma şansını bana verdikleri için yönetmenlere minnettarım. Bu çeşitliliği ve zorluğu tüm işlerimde arıyorum. Bu anlamda çok güzel bir yıl oldu. 

Son birkaç yıldır prömiyerlerde ve basınla buluşmalarınızda, evlenmeniz ve anne olmanız dolayısıyla belki de, çok daha doğal görünüyorsunuz. Nasıl bir denge kurdunuz?
Bu dengeyi kurup kurmadığımı bilmiyorum ama çalışmaya çok genç yaşta, 15-16 yaşlarında başladım. Tabii bütün bunlarla baş etmeyi öğreniyorsunuz. Oyunculuk sadece sette işinizi yapmayı ve karakteri canlandırmayı öğrenmek değil. Başka şeyleri de yönetmeyi öğrenmeniz gerekiyor. Yetişkin olduğumu düşünüyordum ama aslında çok gençtim başlarken. Öğreniyorsunuz. Öncelikleriniz değişiyor ve farklı şeyler için endişelenmeye başlıyorsunuz. Dediğiniz gibi, anne olduktan sonra her şey, tüm öncelikleriniz değişiyor. Artık kendimi ve sağlığımı önemsiyorum çünkü çocuklarımla ilgilenmem gerekiyor. Sağlıklı ve güçlü olmaya özen gösteriyorum. 20’li yaşlardayken endişelendiğiniz şeyleri kafanıza takmıyorsunuz. Artık önemli ve hayatınıza değişiklik katacak şeyleri düşünmeye başlıyorsunuz.
Ailenizle ilgilenmek için sağlıklı olmaya değindiniz. Bazen filmlerde zihinsel anlamda çok karanlık bir noktaya gitmeniz gerekebiliyor. Daha sonra bu rolden çıkıp nasıl tekrar “anne” oluyorsunuz?
Bir şeyleri birbirine karıştırmanın ne işimi ne de hayatımı iyileştirdiğini anladığım 30’lu yaşlarımdan bu yana eve asla iş getirmiyorum. Ortada bir karakter var ve sette -ne kadar sürerse sürsün- bu kurguya kendimi yüzde 100 vermeye gayret ediyorum. Bunu yapabilmek için de günün sonunda karakterden çıkıp kendi hayatıma, kendi gerçekliğime dönmem gerek. Kurgu ile gerçeklik arasında büyük bir fark var. Bir şeyleri birbirine karıştırdığımda her ikisini de baştan savma yapıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum. Karaktere hazırlanmak için aylarca çalışıyorum. Ama çekim sırasında, özellikle sahnelerde her şey çok yoğun oluyor. Elinizden geleni yapıyorsunuz ama sonrasında bunu arkanızda bırakmanız lazım. Tersi hiç sağlıklı değil.

Son filminiz Herkes Biliyor gerek yönetmenlik gerek senaryo anlamında tam bir İspanyol filmi olsa da Asghar Farhadi’nin senaryosunu Farsça yazıp İspanyolcaya çevirttiği bir filmdi. İranlı bir yönetmenle ve tercüme senaryoyla çalışmak zor oldu mu? 
Farhadi çalışma biçimi gereği çok alçakgönüllü biri. Yalnızca yanıt vermektense, sorular da sorabilen bir yönetmen olmasını çok takdir ediyorum. Alçakgönüllülük çok önemli bir özellik ve onu böylesine başarılı kılan da bu. Daima yeni şeyler öğreniyor ve cevap arıyor. Hikâyenin yazılışı sırasında da, sette de hep böyleydi. Bize malzemeleri gönderdi ve çekimler başlamadan iki yıl önce İspanya’ya taşındı. İspanyolca öğretmen tuttu, kültürümüzü anlamak için büyük çaba sarf etti. Tam anlamıyla bir İspanyol filmi çekmesinin temelinde de zaten bu vardı. Bu yapımda yer alan herkesin İspanyol olduğunu söyledi. Filmde hiçbir klişeye başvurmadı.

Farhadi’nin İspanyol kültürünü kavramasını, klişelerden uzak kalmasını ve bu kültürü doğru yansıtmasını sağlamak için bir çabanız oldu mu?
Bu durumlara biz önayak olmadık ya da zorlamadık. Konuşması gereken bir şey olduğunda ona destek olduk, hepsi bu. Ama İspanya’da yaşamanın nasıl bir his olduğunu deneyimlediği çok da uzun bir süreçti aynı zamanda. Yeni taşınmıştı ve yazılar yazıyordu. Geceleri dört ya da beş saat uyuyordu.  Kalan zamanında Madrid’de ya da dış mahallelerde dolaşıp kültürü, insanları ve enerjiyi deneyimliyordu. Yaptığımız iş açısından bence bu son derece değerliydi.

Dil konusunda çok yeteneklisiniz. Kaç dil biliyorsunuz?
Dört… Ama mükemmel seviyede değil... İtalyanca, Fransızca, İngilizce ve tabii İspanyolca filmlerde rol aldım. Dil öğrenmeyi ve aksanlı konuşmayı çok seviyorum. Sırada Küba aksanı var. Beni çok heyecanlandırıyor ve korkutuyor. Korkuyorum ama heyecanlıyım da çünkü ilk kez konuşacağım.

İspanyolca filmlerin İngilizce yapımlarla eşit olduğunu düşünüyor musunuz?
Son 10-15 yıldır bu yönde gelişmeler yaşıyoruz. Pedro, Alfonso, Iñárritu, Guillermo, Garrone gibi büyük İtalyan yönetmenler ve daha yenileri sayesinde oluyor bunlar. Artık çok daha fazla uluslararası film ve daha fazla dil var. İzleyicilerin farklı bir dilde film izlemeye yavaş yavaş daha hazır hâle geldiğini düşünüyor ve umuyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi