Dünyanın en mutlu ülkelerinden biri seçilmenin sırrı nedir? İsveç’in hayata bakış açısını özetleyen “lagom”u sakin ama eğlenmeyi de bilen Göteborg’da keşfe çıkıyorum.

Göteborg ziyaretimi anlatmaya biraz daha kavramsal bir noktadan, “lagom” felsefesinden başlamam gerek. Bu kelimenin kökeni, ateş etrafında toplanan Vikinglerin içeceklerini birbirleriyle paylaştıkları günlere ve onların toplumdaki her bireyin her türlü kaynaktan dengeli bir biçimde faydalanmasını temel alan “laget om” törenine dayanıyor. 
İsveç’in yaşam felsefesinin mihenk taşı hâline gelen ve kısaca “lagom” olarak bilinen bu prensibi Türkçeye “ne çok az ne çok fazla, tam kararında” olarak çevirebiliriz. Lagom: İsveçlilerin Dengeli Yaşama Sanatı kitabının yazarı Göran Everdahl’ın “bir tür bireysel yaşam termostatı” olarak tanımladığı “lagom”u bireylerin bilinçli tüketim tercihlerinden sosyal devlet politikalarına kadar hayatın her noktasında görmek mümkün. Ben de bir yabancı olarak “lagom”un güzelliklerini tanımak üzere yola çıkıyorum.
Landvetter Havalimanı’ndan otobüsle merkeze giderken Göteborg’un güneşli günlerinden birine denk geldiğim için şanslı sayılırım. Yayalara ayrılmış, birbirine paralel Kungsgatan, Södra Larmgatan ve Vallgatan sokaklarının açıldığı Magasinsgatan’a varıyorum. Burada çoğu ev tasarımı ve mutfak eşyalarına odaklanmış yerel ve uluslararası epey mağaza var. Sözünü ettiğim denge vitrinlere de hâkim. İç mekânlarda karamsar olmadan sade kalabilen renkler, alana gözü yormadan hareket katan desenler  ve hafif bir sarı ışık kullanmak, Göteborg’un temel dekor özelliklerinden sadece birkaçı. Yılın büyük bir bölümünde gün ışığını özleyen İsveçlilerin “mys” adını verdikleri geleneği, yani tercihen loş bir ışıkla aydınlatılan samimi ortamlarda vakit geçirmeyi neden bu kadar sevdiğini anlamak pek de zor değil. 
Bulutların arkasında gizlenmeyip kendini açıkça gösteren güneşin bu inceliğini karşılıksız bırakmamak için en az Göteborg’un iç mekânları kadar huzurlu Trädgårdsföreningen adlı parka gidiyorum. Avrupa’nın en iyi korunmuş yeşil alanlarından biri olan parkta birçok heykel ve Michelin Green Guide ödüllü bir de gül bahçesi var. Ama ben Palmhuset adlı zarif serayı merak ediyorum en çok. 1878’de, Londra’daki Kristal Saray’dan esinlenilerek inşa edilen bu etkileyici serada egzotik bitkiler yetiştiriliyor. Yaklaşık bin metrekareye yayılan sera binası dökme demir ve camdan yapılmış.  Tropik sıcaklıkta tutulan seranın Akdeniz iklimine ayrılan bölümünde zeytin, incir ve üzüm ağaçları; tropikal bölümünde ise kakao ve ananas gibi yenilebilir bitki türleri yer alıyor. Binanın ismi ise en uzunu 14 metre olan palmiyelerin büyüdüğü orta bölümden geliyor.
Göteborg’daki ilk akşam yemeği vakti! Parktan çıkıyor, 10 dakikalık yürüme mesafesindeki Saluhallen kapalı pazarına uğruyorum. 1888-89’da  inşa edilen  yaklaşık 40 dükkânlı  pazarda et ve peynirden bitkisel ürünlere kadar hemen her şey var. Tezgâhlar arasında dolaşıp merakımı giderdikten sonra bir restorana oturup patates püresi ve kekreyemiş sosuyla servis edilen İsveç köftesini yerinde deniyorum. Eve götürmek üzere kekreyemiş sosundan bir kavanoz almayı da akıl defterime yazıyorum.
Ertesi gün erkenden yola çıkıyorum. Günü Haga Nygata’nın trafiğe kapalı tarihî sokaklarını gezerek geçireceğim ama bundan önce hem fotoğraf çekmek hem de sabahın kendine has sakinliğinin tadını çıkarmak için Skansen Kronan adlı, tepesinde altın rengi ahşap bir taç bulunan tabyaya çıkan merdivenleri tırmanıyorum. Altıgen  granit yapı Göteborg’u korumak için inşa edilmiş edilmesine ama ne mutlu ki şehir  hiçbir zaman saldırıya uğramadığından içindeki toplar da hiç kullanılmamış. Burası küçük bir tepecik üzerinde; şehri seyretmek için  güzel bir yer. Tabyanın altında uzanan Haga bölgesinin XIX. yüzyıldan kalma ahşap evlerinin kırmızı çatıları sonbaharın gelişiyle kızıllaşan ağaçlarla buluşunca kentin neredeyse her sokağında beni takip edecek tarçın kokusuna dair bir ipucu veriyor; sonradan anlıyorum.
Tabyadan inen patikayı takip edip Landsvägsgatan üzerinden Haga Nygata’ya varıyorum. Haga için kentin eski şehir merkezi demek yanlış olmaz. 1840’larda yeni endüstri kollarının ortaya çıkmasıyla buraya bir işçi akını başlamış ve kentin ilk işçi mahallesi de böylece oluşmuş. 1980’lerde büyük bir renovasyon geçiren bölge artık gerek turistlerin gerek Göteborgluların uğrak yeri. Haga’yı popüler kılan tek şey Arnavut kaldırımlı sokaklara dizilmiş sayısız ilginç dükkân değil. Civardaki kafeler fika kültürünü yaşatan kentliler için birer buluşma noktası hâline gelmiş. Fika için beş çayının İsveç versiyonu denebilir; tabii burada çay yerine kahve, yanında da tatlı bir hamur işi var. Ben, Cafe Kringlan’ın dışarıdaki masalarından birine oturup bir kahve, bir de kanelbulle adlı tarçınlı çörek sipariş ettim. Hamur işi seven biri olarak; gündelik hayatın koşuşturması içinde bir sohbet fırsatı sağlayan bu geleneğiyle Göteborg’un kalbimi bir kez daha kazandığını söyleyebilirim. 
Bu küçük “tatlı” kaçamağımı affetmek için Haga Nygata’da yürüyüşe çıkıyorum. Güneşli havadan en az benim kadar memnun gençler, ikili bebek arabalarıyla hafta sonunun tadını çıkaran anne babalar ve Haga’nın modern yüzünü neredeyse genç kuşak kadar keyifli bulan orta yaşlı Göteborglular da benimle birlikte yürüyor. Hızın âdeta bir refleks hâline geldiği bu çağda Göteborg’un sükuneti bana bir yere yetişmek zorunda olmamanın özgürlüğünü yaşatıyor. Zamanı verimli kullanırken ânı kaçırmamanın önemini düşünüp “lagom”un nimetlerinden birini daha keşfediyorum.
Ertesi sabah Göteborg’un ikonik mavi tramvayına binip kentteki son günümün ilk durağı olan Sanat Müzesi’nin yolunu tutuyorum. Ana bulvar Avenyn’in güney ucundaki Götaplatsen Meydanı’nda yer alan müze dünyanın en kapsamlı Nordik resim koleksiyonlarından birine sahip. Bu müze farklı sanat dönemlerine ilgi duyanlar için İsveç modernistlerinden Fransız izlenimciliğine, Eski Ustalar’dan Picasso’nun işlerine dek birçok eser sunuyor.  
Sıradaki durağım kentin çağdaş sanat merkezi Röda Sten Konsthall. Älvsborg Köprüsü’nün altında yer alan bina 1940 yılında bir kazan dairesi olarak inşa edilmiş. 1990’larda binanın yıkılması söz konusu olunca bir sivil toplum örgütü dünyanın dört bir yanında eski fabrikaların kültür ve sanat etkinliklerini ağırlayan mekânlara dönüştürülmesinden ilham alıp harekete geçmiş. Bugün bina birçok çağdaş sanat sergisine ve atölyeye ev sahipliği yapıyor. Binanın dışını kaplayan ve bir kısmı 80’ler ve 90’larda çizilmiş grafitilerin arasında kaybolduktan sonra merkeze doğru yola çıkıyorum.
Kapalı bir “balık ve kabuklu deniz ürünü pazarı” olan Feskekôrka 1874 yılında Victor von Gegerfelt tarafından mimari bir deneme girişimi olarak inşa edilmiş. Norveç’in çatma ahşap kiliselerinden ve Gotik binalarından esinlenilen pazarda yok yok: taze jumbo karidesler, ıstakozlar, istiridyeler, midyeler, yengeçler… Günün hasılatı buradaki müzayedede ve tezgâhlarda satılıyor. Binanın asma katındaki Gabriel adlı restoran ise bu taze ürünlerin tadını çıkarmak için birebir.
Bir lunapark âşığı olarak Göteborg’un tarihî eğlence merkezi Liseberg’e uğramayı es geçemezdim. Ünlü Gothia Towers’ın hemen karşısında yer alan bu efsanevi lunapark 1923 yılında açılmış; o tarihten beri de  milyonlarca insanı eğlendiriyor. 42 oyuncağın yanı sıra şans oyunlarının, müzik sahnelerinin, restoranların ve kafelerin yer aldığı Liseberg, heyecandan keyif alanlar için inşa edilmiş küçük bir kasabayı andırıyor. Yaz, Cadılar Bayramı ve Yılbaşı olmak üzere üç sezon hizmet veren lunaparkta en az çocuklar kadar keyif aldığını gördüğüm büyüklere ben de katılıyorum. Cesaret edip binemediğim eğlence araçları içinse kendimi “Lagom gibi düşün; ne çok tehlikeli ne de çok sıkıcı!” diyerek avutuyorum.
Göteborg hayatın farklı tempolarından benim gibi keyif alanlar için mükemmel bir şehir. Hem Haga’nın tarçın kokan sokakları kadar sakin hem de Liseberg’in trenleri kadar hızlı. “Lagom”u Göteborg’da öğrenmiş olabilirim ama yaşadığım kent olan İstanbul’a götüreceğim de kesin!

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi