Slovenya, mevsimine göre, aynı gün Adriyatik Denizi’nde yüzüp Alp Dağları’nda yürüyüş ya da kış sporları yapabileceğiniz doğa harikası bir ülke. Başkenti Ljubljana (Lübliyana) ise gerçeküstü duygusu uyandıran mağaraların, kayak merkezlerinin ve zümrüt rengi göllerin kapı komşusu.

Ljubljana’da, iki ucunda ejderha heykellerinin nöbet tuttuğu köprüye yakın bir kafede otururken, bu kentin simgesinin ejderha olduğunu iyiden iyiye anlıyorum. Belediye Binası’nın tepesindeki rüzgârgülünden kent armasına, Ulusal Müze’deki Orta Çağ resimlerinden hediyelik eşya dükkânlarındaki tabaklara kadar hemen her yerde karşıma çıktı ejderhalar. Efsanelerde bile…
Bunları düşünürken birden bir arı vızıltısı duydum. Bir bal arısı sanki bana bir şeyler söylemek istercesine çevremde uçup duruyordu. Onun ne demek istediğini daha sonra gittiğim Etnografya Müzesi’nde anladım! Yarısından fazlası yeşil alanla kaplı Slovenya, ünlü Karniyol arılarının çiçekten çiçeğe konduğu bir bal ülkesiydi. Yeni ve modern sergi salonlarıyla hayli etkileyici olan müzede beni şaşırtan iki şey öğrendim. Birincisi Slovenyalıların, arı kovanlarına resim yapma geleneği. Eskiden, arılarını her türlü beladan uzak tutmak için kiliseye duaya giden arıcılar,  arıları koruduğuna inandıkları dinî motifleri sonradan kovanlara resmetmeye başlamışlar. Böylece günümüzde de süren ve birçok ustanın yetiştiği eşsiz bir sanat dalı doğmuş. İkincisi ise bugün Ljubljana’daki binaların çatısında 5 binden fazla arı kovanı olduğu! Kendileri de arı gibi çalışkan  kent sakinleri hobi amaçlı da olsa arılarla dostça yaşamayı sürdürüyor. 
Kenti kuşbakışı görmek için fünikülerle Kale’ye çıktım. Aşağıda Ljubljanica Nehri, Eski Kent’in cetvelle çizilmiş gibi dümdüz sıralanmış kırmızı kiremit damlı binaları arasından hiç ses çıkarmadan akıp gidiyor. Kentteki huzur bu kadar uzaktan bile hissediliyor. Küçük bir kukla müzesi, seyir terası, sergi salonları ve restoranı da olan bu Orta Çağ kalesinden füniküler yerine, Čevljarski Köprüsü’ne doğru ağaçlar arasından yürüyerek inmeyi tercih ettim. Çünkü köprünün yanında her pazar günü kurulan bitpazarında Yugoslavya zamanından kalma eşyaları görmek istiyorum. Kale’den şehre inmenin bir başka yolu da turistik gezi treni. Ama siz derseniz ki Kale’yi kentle birlikte göreyim, o zaman Balkanlar’ın ilk gökdelenlerinden Nebotičnik’in terasına çıkmanızı öneririm.
Ljubljanica Nehri’nin kendisi yavaş aksa da Čevljarski Köprüsü ile Ejderha Köprüsü arasında kalan kısımda hayat çok hızlı akıyor. Nehrin üzerindeki köprüler, iki yakadaki restoran ve kafeler cıvıl cıvıl. Köprülerin altından geçen gezi tekneleri bir dolup bir boşalıyor. Hızla dönen bisiklet tekerlekleri, heyecanlı adımlar Üçlü Köprü’ye (Tromostovje) doğru gidiyor. Üçlü Köprü, mimar Jože Plečnik’in en parlak işlerinden biri. Kentin çehresini değiştiren ve günümüz Ljubljana’sında silinmez izler bırakan Plečnik’in tasarladığı diğer yapıları da görmek, müze evini gezmek için düzenlenen turlardan birine katılırsanız, kentin tarihi konusunda da derinlemesine bilgi sahibi olabilirsiniz.
Üçlü Köprü kentin en civcivli meydanı Prešeren’e bağlanıyor. Slovenyalıların gönlünde taht kuran, Zdravljica adlı şiirinin bir kıtasını ulusal marş yaptıkları şairleri France Prešeren ile kara sevdalısı Julija’nın heykeli var burada. Onlar yaşarken hiç kavuşamamış olsalar da bugün onlarca kişinin buluşma yeri bu heykelin önü. Yakındaki Galerija Emporium ise bugün bir alışveriş merkezi ve kentin en güzel Art Nouveau binalarından biri. Tam buraya girecekken şahit olduğum bir olay, kentin neden tertemiz olduğunu anlattı bana! Bir turistin yere attığı çöpü Slovenyalı bir genç aldı, “Sanırım bu size ait, düşürdünüz.” diyerek turiste geri verdi. Çevreyi temiz tutma alışkanlığının Slovenlerin genlerinde olduğu gerçeği de o anda kanıtlanmış oldu benim gözümde.
Tüm ülkeden gelen şeflerin pişirdiği yerel lezzetler Odprta Kuhna’da küçük tezgâhlarda satılıyor. Yemekleri kâğıt tabaklarda alıp banklara oturarak yediğiniz bu açık mutfak yalnızca cuma günleri kurulsa da Vodnikov Meydanı’ndaki Merkez Market pazar hariç her gün açık. Belediye Binası ve Robba Çeşmesi’nin olduğu Mestni Meydanı ile devamında bulunan Stari trg’deki dükkânlar ise ilginç hediyelik eşya seçenekleri sunuyor; danteller, boyanmış arı kovanı panelleri, kabak çekirdeği yağı, trüf mantarıyla ya da Alp Dağları’nın çiçekleriyle hatta deniz tuzuyla yapılmış çikolatalar… Baldan tatlı geçen ilk günümü yalnızca bal ve bal içeren şampuan, krem, sabun gibi ürünler satan Honey House’ta noktalıyorum. Akşam yemeği için tercihim kentin en eski restoranı Šestica Trattoria. Bu restoranın mutfağındaki ocakta 1776’dan beri yemek pişiyor! Girişte kuru meyve ikram eden geleneksel giysili genç kızlar, bunun evlerine gelen misafir için yapılan bir Sloven geleneği olduğunu söylüyor. Bir yandan yemeklerini yiyen turistler, bir yandan da Sora Folklor Grubu’nun sergilediği danslara  eşlik ediyor ve gün, benim de dâhil olduğum, herkesin gülmekten yerlere yattığı geleneksel bir şapka oyunuyla taçlanıyor! 
Ertesi günüm Tivoli Park’ta yürüyüşle başlıyor. Doğa âşığı Slovenyalılar kendilerini her fırsatta bu parka atsalar da, dağlar onlar için her şey demek. Kayak yapmak ve dağlarda yürümek vazgeçemedikleri tutkuları. Hatta birçoğu bu dağ yürüyüşleri sırasında tanıştığı kişiyle evleniyormuş. Hayatlarında en az bir kez de Alp Dağları’na tırmanıyormuş. Kentlerin doğayı ele geçirmediği bir ülkede yaşayan Ljubljanalılar da bundan payını alıyor. Her hafta sonu çocuklarıyla beraber kente yakın tepelerde yürüyüş yapıyor, bisiklete biniyorlar. Kışın yarım saatte ulaştıkları Krvavec Kayak Merkezi’nde kayak yapabiliyor, deniz kenarındaki Piran ya da Portorož’da arkadaşlarıyla akşamüstü buluşup balık yiyebiliyorlar. Krvavec, Avrupa’da bir havaalanına en yakın kayak merkezi aynı zamanda. 
Slovenya’da, yeni başlayanlar ve deneyimliler için çok sayıda kayak merkezi var. Üstelik Alp Dağları’nın uzandığı diğer ülkelerden çok daha uygun fiyatlarla… Teknik açıdan zorluk dereceleri farklı 18 pistiyle Kranjska Gora, slalomda uluslararası yarışmalara ev sahipliği yapıyor. Bohinj Gölü ve Vintgar Vadisi’nin de içinde bulunduğu, doğa sporları merkezi olan Triglav Ulusal Parkı’ndaki Vogel ise köpek kızağı gezileri, kar raketi yürüyüşleri de yapabileceğiniz eşsiz bir kayak merkezi. Öyle ya, yerli halkın söylediğine göre, Triglav’ı ziyaret eden Agatha Christie kendisine yöneltilen “Kitaplarınızda bu bölgede geçen bir cinayet hikâyesine yer vermek istiyor musunuz?” sorusuna cevaben “Burası cinayet işlenemeyecek kadar güzel.” dememiş boşuna! Ski Pass Slovenian Alps biletiniz varsa, Vogel ve Krvavec’e otobüs hizmetinden bedava faydalanacağınızı eklemek isterim. 
Bu misafirperver ülkede yapacak çok şey var daha. Araba kiralayarak birkaç günde tüm ülkeyi gezebilir, hatta birkaç saat uzaklıktaki İtalya, Avusturya, Macaristan ya da Hırvatistan’a bile kolaylıkla geçebilirsiniz. Ama içinizde hep büyük bir aşkla Slovenya’ya geri dönme duygusu taşıyacağınızı bilin. Çünkü Slovenya, dünyada adının içinde “love” (aşk) sözcüğü geçen tek ülke! Ljubljana ise onun biricik sevgilisi… 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi