Kitabı bir ruha benzetirsek onu kuşatıp koruyacak olan beden de cilttir. Biliriz ki değerli bir kitabın cildi de içerideki değeri yansıtacak kadar kıymetli ve ihtişamlı olur. Hele bir de İstanbul’da yapıldıysa… Bu sanatın inceliklerini günümüzdeki temsilcilerinden dinleyelim.

Cilt, elyazmalarını bir araya getirip kitabın bir nesne olarak "tamam" olmasının yanı sıra onun yüzlerce yıl korunmasını da sağlar. Bu yüzden ciltçilik bir sanattır, tartışmasız. İstanbul da bu sanatın icrasına ve gelişimine katkıda bulunmuş merkezlerden biridir. Dünyanın farklı bölgelerinde, farklı teknikler kullanılarak icra edilen bu sanatın en özel eserleri hâlâ İstanbul’da sergileniyor. Cilt sanatının yaşayan önemli isimlerinden biri İslam Seçen. Prof. Dr. Emin Barın sayesinde cilt sanatı ile tanışan Seçen, Necmeddin Okyay ve Prof. Dr. Sacid Okyay’dan klasik cilt dersleri almış. Bu önemli hocalarla yaptığı çalışmalar neticesinde ömrünü tamamen bu sanata adamış. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde cilt, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi'nde restorasyon bölümlerini kurmuş. Bu yüzden ilk durağım Çemberlitaş’taki Emin Barın Cilt Atölyesi oluyor. 
Atölyenin duvarları Prof. Dr. Emin Barın'ın hat, Seçen'in kaligrafi eserleriyle bezeli. Kâğıt ve deri kokusunun hâkim olduğu mekândaki masalarda, üzerinde çalışılan onlarca eser gözüme çarpıyor. Seçen, atölyede bir yandan zencerekle altın basarken bir yandan da bize bu sanatın inceliklerini anlatıyor: “Çok zahmetli bir iştir bu. Bir haftada yapılmaz. Altı ayda belki bir iş çıkar. Osmanlı sanatları, Osmanlı ciltçiliği çok hassastır. Kitabı dikerken onu yok etme hakkımız yok. Kitaba imza da atmayız. 'Atın hocam, kimin eseri olduğu bilinsin.' diyorlar. Ben cildini yaptığım bir Kur’an-ı Kerim nüshasına nasıl imza atayım? Ben kimim ki imzalayayım!”
32 yıl boyunca Lizbon’da Gülbenkyan arşivindeki İslami elyazmalarını onaran Seçen, en çok etkilendiği eserlerden birinin Mısır'da gördüğü ebatça en büyük yazma Kur'an-ı Kerim olduğunu söylüyor. Ardından, Türkiye'nin sahip olduğu cilt eserlerinin bu sanat adına yapılan en önemli çalışmalar olduğunun altını çiziyor. 

Fatih'in Defterine Dokunmak 
“Bizde malzeme çoktur. Mukavva makasları, presler, makaslar, zencerekler, fırçalar… Sosyal ve matematiksel zekânın yanı sıra elbette yetenek ve atölye de gerekiyor.” Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi’ndeki restorasyon bölümünde görev yapan mücellit A. Betül Oral, cilt sanatını işte bu cümlelerle anlatıyor ve ekliyor: “Ben bu sanatın içine doğdum; dışında olmak ne demektir hiç bilmiyorum.”
Oral, lise çağlarından bu yana sanatla iç içe. Bir arkadaşının elinde gördüğü kitabın cildine hayran olmuş ve yolu Prof. Dr. Ahmet Saim Arıtan'la kesişmiş. Arıtan sayesinde de Seçen'le tanışmış ve çalışmaya kendisiyle devam etmiş. “Geleneksel sanatların hepsi iç içe. Eser 'besmele'nin b’si yani hat ile başlar, bir nokta olarak cilt ile de tamamlanır. Kitap evvela bir hat eseri; tezhip, minyatür gerekirse yapılıyor. Korunması için en son aşamada ciltleniyor. Yani eser son olarak mücellidin eline geliyor. Mücellit hepsinin son hâlini görme şansını elde ediyor.” Onu en çok etkileyen ise Fatih Sultan Mehmed’in çocukluk defterlerine dokunmak olmuş: “Ciltlerin hepsinin bende yansıması bu aslında, güzele doyulmuyor.  Ayasofya’dan gelen çok özel İncilleri, Topkapı’daki eşsiz eserleri görüyoruz. Bu nasıl heyecan verici olmaz ki!”

Kutsal Emanetler’i Restore Etmek
Cilt sanatına katkılarıyla tanınan bir diğer isim Mehmet Ali Kunduracıoğlu’yla tanışmak için Çemberlitaş’tan Küçük Ayasofya’ya geçiyorum. Atölyesinde çalıştığı masalarda birbirinden farklı malzemeler var. “Biraz dağınık çalışırız biz. Vaktimiz yoktur. Tüm malzemeler yanımızda olmalıdır.” diyor. Sanatçı Necmeddin Okyay’dan kendisine kalan cendereye kitabı koyup şirazeyi örerken cilt sanatının inceliklerini anlatıyor: “Bu işin en büyük sıkıntısı uzun sürmesidir. Cilt sadece kapak değildir. Kâğıt restorasyonu boyutu vardır ki, bu tamamen ayrı bir alandır. Kâğıt el mahsulüdür; lif dokusu, yaşı, moleküler yapısı önemlidir. Doğru olanı bulmanız gerekir. Bulamazsanız maalesef bu, eserin imhası demektir. Şu an benim elimde XIII. yüzyıldan kalma orijinal kâğıtlar var. Bunlarla çalışıyoruz. İşin sonunda bilirim ki yaptığım iş 300 yıl sonra bile okunabilir vaziyette olacaktır.”
Kunduracıoğlu Kutsal Emanetler'den Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sandaletini, Hz. Osman’ın (r.a.) Kur’an-ı Kerim’ini ve Hz. Ali’nin (r.a.) kılıcının kınını restore etmiş: “Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sandaletini ben gördüğümde bir top hâline gelmişti. Belki Yavuz Sultan Selim’den bu yana dokunulmamış. Ben de 'Allah’ım sen kuluna yardım et.' dedim. Böylece tamirini gerçekleştirdim. Bu iş zordur ama ikramiyesi bunlar oldu.”

"İstanbul Bu İşin Cenneti"
Cilt sanatının genç temsilcilerinden biriyle tanışmak için şimdi de Üsküdar’ın tarih kokan sokaklarına geçiyorum. Mücellit Osman Doruk, PürSanat isimli atölyesini sanatçı arkadaşlarıyla paylaşıyor. Bu paylaşım sayesinde, farklı alanlarda çalışan sanatçıları ağırlayan bir yere dönüşmüş mekân.
Sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde hat üzerine çalışırken Yrd. Doç. Habib İşmen sayesinde bu alana yönelmiş. Şu an kendi kalıplarını yapıyor ve farklı tasarımlar üzerine düşünüyor: “Geometrik tasarım üzerinden neler geliştirebilirim diye düşünüyorum sürekli. Selçuklu'nun kullandığı geometriyi Osmanlı’nın 'incelik elde etme arzusu'yla bir araya getirmeye çalışıyorum.” Farklı işlerin ortaya çıktığı atölyede Doruk, meraklıları için elyazması desenlerini kullandığı bir defter serisi oluşturmuş. “Bir elyazması edinmek çok kolay değil. Bu bir hayal kırıklığı oluşturuyor. Biz de aynı usulle bir defter serisi oluşturduk. İstanbul bu işin cenneti.” diyen Doruk sözlerini şöyle noktalıyor: “Her cildin, kitabın en özel parçaları burada mevcut. Süleymaniye Kütüphanesi gibi bir yerde, Fatih’in kitaplığından bir eseri okuyabiliyorsunuz. Bu, dünyadaki herkes için heyecan verici bir şey olmalı.” 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi