İstanbul gibi güzelliği iki kıtaya, yedi tepeye ve dolambaçlı sayısız sokağa yayılmış bir şehirde herkes farklı bir semtin tutkunu olabilir. Benim semtim, İstanbul’un kalp atışlarını en iyi duyabildiğim, Haliç ile Boğaz’ın birbirine kavuştuğu yerdeki Karaköy.

Karaköy’ü anlatmaya nereden başlamalı? Haliç üzerinden uzanarak bu semti Tarihî Yarımada'ya bağlayan, usta öykücü Sait Faik’in deyişiyle “İstanbul’un iki farklı yakasını bir araya getiren” Galata Köprüsü’nden şüphesiz! Balıkçıların, vapurların, valizini sürükleyerek aceleyle yürüyen ya da fotoğraf çeke çeke şehrin tadını çıkaran turistlerin, ekmek arasındaki balık kokusunun, İstanbul’un şiirli manzarasının, gün batarken Süleymaniye’nin üzerinde beliren turuncu, pembe, mor renklerin köprüsünden... Akşam olunca gümüş rengi balık pulları, yerini Haliç’in altın ışıklarına bırakır; restoranların, Galata Kulesi’nin, camilerin, vapurların yansısı, günün yorgunluğuna ışıltılı bir örtü çeker. Balıkçılar günlük hasılatın birazını kedilere ayırırken, dalgalar gizli bir nakaratı tekrar eder gibi vurur kıyıya usul usul. Gündüz ele avuca sığmayan bu köprü, geceleri İstanbul’un her gün yeniden yazdığı, ışıklı bir masal anlatır sanki. 
İtalyan yazar Edmondo de Amicis, bu köprüyü “güneşin doğuşundan batışına kadar bütün İstanbul’un bir geçit töreni yaparcasına, bin renkli kocaman dalgalar hâlinde” geçtiği bir yer olarak tasvir etmiş. 1870’lerde söylenen bu sözler bugün de geçerli. 
3 bin yıllık tarihine Bizanslıların, Cenevizlilerin, Venediklilerin, Osmanlıların, Frenklerin, Sefaradların ve daha nicelerinin iz bıraktığı Karaköy bazen kaosuyla, dinamizmiyle sizi içine çeker, bazen de tarihin derinliklerine götürür. 
Galata Rıhtımı sözgelimi… Bizanslıların şehri korumak için inşa ettiği Galata Hisarı’nın (Yeraltı Camii) bulunduğu bu nokta, Cenevizliler zamanında büyük ticaret gemilerinin ve kadırgaların yanaştığı, dünyanın sayılı limanlarından biriydi. 
Burada 1895’te açılan rıhtıma ilk yanaşan yolcu gemisi Messageries Maritime Line’ın Memphis’i oldu. Aynı yıl İstanbul’un ilk otomobili yine bu limana demirleyen gemiden indirildi. Şimdiki rıhtıma Karaköy-Kadıköy vapurları yanaşıyor ve bu gemiler hem karşı yakada işi olanları hem de gezintiye çıkanları yaklaşık 20 dakikalık ucuz ama büyüleyici bir yolculukla Avrupa’dan Asya’ya götürüyor. 
Biz bu semti gezmeye bir ucu Galata Köprüsü’ne açılan ve Karaköy’ün kalbi olan işlek meydandan başlayalım. Köprü tarafındaki köşesini Ziraat Bankası’nın, karşı köşeyi Nordstern Han ve çaprazında İtalyan mimar Mongeri’nin Karaköy Palas’ının süslediği meydanda Sultanahmet-Beşiktaş yönlerine giden tramvay hattının durağı, 100 metre ötesinde ise yaklaşık 150 yıldır Beyoğlu’na yolcu taşıyan ulaşım anıtı, Tünel bulunuyor. Karaköy’den Beyoğlu’na gidenleri dik yokuşları tırmanmaktan kurtarmak için yapılan Tünel, tramvayıyla birlikte sadece Karaköy’ün değil İstanbul’un da simgelerinden biri. 
Bu meydanda Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Aksu İşhanı cephesindeki Tatlıcılar Rölyefi ve Murat Muhallebicisi’ndeki Kağnı mozaik panosu da var. Bu eserler, İstanbul’un kent mirasının güzel örnekleri arasında. 
İkinci durağımız mimari çeşitliliğiyle İstanbul’un en karakteristik caddelerinden biri olan Bankalar Caddesi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk bankalarına da ev sahipliği yapan bu cadde, XIX. yüzyılın finans ve ticaret merkeziydi. 1990’lı yıllarda bankalar merkezlerini yeni plazalara taşımaya başlayınca buradaki yapılar otel ve sanat galerilerine dönüşmeye başladı. Minerva Han, Sümerbank Binası, Generali Han gibi binaların sıralandığı caddenin en önemli yapısı olan eski Osmanlı Bankası’nda şimdi sanat sergileri ve etkinliklerle SALT Galata yer alıyor. Mimar Alexandre Vallaury’nin 1892’de Bank-ı Osmanî-i Şahane (Osmanlı Bankası) için inşa ettiği bina Beyoğlu’na bakan tarafta Neoklasik bir cepheye, Haliç’e bakan kısımda ise oryantalist unsurlara sahip olmasıyla ayrı bir yere sahip. Yüzyıllardır İstanbul’un Doğulu ve Batılı yüzlerini buluşturan Karaköy için, belki de bundan daha güzel bir tasarım düşünülemezdi. 
Binanın Osmanlı Bankası olarak kullanıldığı ve benim çocukluk çağıma denk gelen 1990’lı yılların ortalarında, bu bankada çalışan ablamı ziyaret etmiştim. Zarif ahşap bankolar, görkemli avizeler, mermer sütunlarla dolu etkileyici giriş katını gezerken, ileride kütüphaneye dönüşecek bu salonda kitapların arasında kaybolacağımı nereden bilebilirdim ki? Şimdi düşünüyorum da, Karaköy’ü ilk kez gördüğüm o gün, semti sevmeye galiba bu binadan başladım. 
Başarılı bir restorasyonun ardından performans, kültür ve araştırma merkezi hâline gelen SALT Galata'da kütüphane, panel ve sergi salonları, Osmanlı Bankası Müzesi, Robinson Crusoe 389 Kitabevi, bir restoran ve kafe de bulunuyor. Her gelişimde yaptığım gibi, gitmeden binanın Haliç’e bakan pencerelerinden İstanbul manzarasının keyfini çıkarmayı unutmuyorum. İstanbul’un kartpostalları andıran manzarasını avucumun içine alır gibi görebiliyorum bu pencerelerden;  Haliç, Süleymaniye, Galata Köprüsü, Eminönü, kıyıya yanaşan vapurlar, peşlerine takılmış martılar, akıp giden trafikte koşturanlar, kimi zaman yağmur yüklü, kimi zamansa güneşe eşlik eden bulutları hafızama kaydedip, Bankalar Caddesi’ne geri dönüyorum. SALT Galata’nın karşı tarafındaki Kamondo Merdivenleri, Karaköy’ün en özel noktalarından biri. XVIII. yüzyılın varlıklı Musevi ailelerinden, o dönemde Karaköy’ün kentsel ve mimari gelişimine de yön veren Kamondo ailesi, bu merdivenleri bir üst sokaktaki malikânelerinden Bankalar Caddesi’ndeki banka binalarına inerken kullanmak için yaptırmış. Merdivenlerin yan yana gelmiş iki sonsuzluk işaretine benzeyen tasarımına hayran olmamak elde değil. Gerçekten de şehirleri birbirlerinden ayıran, önemli köprülerden, anıtsal yapılardan ziyade, bu merdivenler gibi imzasını kendi üzerinde taşıyan özgün eserler ve barındırdıkları hikâyelerdir belki de. 
Karaköy son 10 yıl içinde yeniden eski hareketli günlerine kavuşurken yeni kafeler, tasarım atölyeleri ve dükkânlarıyla çehresini de değiştirdi. Bölgenin eski sakinleriyse bu yeniliklerle uyum içinde. Mumhane Caddesi üzerinde seyyar taze meyve suyu standı olan doğma büyüme Karaköylü Ali Bey, 40 sene nakliyecilik yaptıktan sonra, değiştiğini fark ettiği semtin vitamin ihtiyacını karşılama işine girmiş.  
Karaköy’ün özgün hâlini koruyan en fotojenik sokaklarından Ali Paşa Değirmeni Sokak’taki asmaları, Asmaaltı Kafe’nin sahibi Recep Bey, yeşilliğe çok meraklı olduğu için tam 20 yıl önce dikmiş. Asmalara gözü gibi baktığı için üzümler olgunlaşsa bile dalların zarar görmemesi için toplamıyor, kimseye de toplatmıyor. 
Galata’ya Bizans döneminde verilen “Sykai” isminin “incir ağaçlarının olduğu yer, asmaların bulunduğu yer” gibi anlamlarda kullanıldığını düşününce Recep Bey'i semtin 1500 yıl önceki ruhunu koruyan bir kahraman olarak görmeden edemiyorum. Lizbon’un hüzünbaz şairi Fernando Pessoa’nın “Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi.” sözünü hatırlatırcasına, Karaköy de zamanın akıp gidişine, değişimlere aldırmadan bin yıllık bir kalp gibi atmaya devam ediyor. Bize de bu kalbi sevmek, korumak, zamana karşı direnişine ortak olmak düşüyor. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi