Uzaklarda dağdan da öte bir dağ. Etrafımda Ağrılılar, demli çaylar ve koyu sohbetler; Ağrı üzerine, dağ üzerine hikâyeler, kıssalar... Ağrı’ya uçakla geldim ama şimdi Nuh’un Gemisi’nden yeni inmiş gibiyim!

Hep bu anı bekledim. Ağrı’ya gelip adı Nuh’un Gemisi’yle, kutsal kitaplarla, efsanelerle birlikte anılan dağı görmeyi… Ağrı Dağı’nı… 5 bin 137 metrelik yüksekliğiyle Türkiye’nin en boylu boslu volkanik büyükbabasını... Sis ve bulut perdelerini açınca, uzaktan mütevazı görünen hâlinin, yaklaştıkça heybetlendiğini fark ediyorum. Marco Polo onun için “Hiç çıkılamayacak dağ.” demişti. Yine de bu ihtişam, kayakçıları ve dağcıları tutkularından vazgeçirmemiş. Ağrı Dağı mevsim kışsa başındaki beyaz şapkasını çıkararak; baharsa ektiği rengârenk kır çiçeklerinden bir demet yaparak “Hoş geldin evlat!” der yamaçlarına yaklaşanlara. Efsanelerin içine çeker insanları. Gerçek nerede başlar, efsane nerede biter bilmek zordur Ağrı’da. Yarı sulak, uçsuz bucaksız bahçesini gezdiren Ağrı inatlaşan keçi, otlayan inek sürülerini gösterir size. Siz Çoban Ali’nin “Ağrı Dağın eteğinde/Uçan güvercin olsam/Türkü olsam dillerde cano cano/Diyar diyar dolansam.” türküsünü mırıldanırken; ağzında zeytin dalı olan bir güvercin omzunuza konar. Sizi kanatlarına alıp Telçeker ile Üzengili köyleri arasında doğal bir anıta dönüşen Nuh’un Gemisi’nin izlerine götürür. 
Ben de bu izleri görmeye gittim. Tufanın sonunda karaya oturan gemiye ait olduğuna  inanılan oluşum, bir kısmı toprağa gömülü olsa bile kendini hemen fark ettiriyor. Bu açık hava müzesinde  fotoğraf çekerken, her canlıdan birer çift alınmış geminin güvertesinde sanki bir aslanın hayali beliriyor. O zaman anlıyorum ki, onunla birlikte Doğubayazıt’taki İshak Paşa Sarayı’nın yolunu tutmam gerek!
İshak Paşa Sarayı, Osmanlı mimarisinin Anadolu’da günümüze ulaşabilmiş tek sarayı. İnşası 1784’te tamamlanmış. Ziyaretçilerini taş ustalarının Ahlat taşına oyduğu muazzam motiflerle selamlıyor. Selvi ağaçları uzun ömür dilerken, dantel gibi işlenmiş salkım üzümler bereketten haber veriyor. Cumbalı Oda’daki ahşap oyma insan figürü İshak Paşa’yı; beni saraya getiren aslan gücü kuvveti; kartal da egemenliği temsil ediyor. Bir zamanlar çeşmelerinden su ve süt akan, duvar içlerinde sıcak suyun dolaştığı bir kalorifer sistemiyle ısıtılan bu sarayın Barok, Rokoko; Selçuklu, Kafkas ve Fars etkilerinin görüldüğü karma bir mimarisi var. 
O günlere dönebilseydik, avluları, haremi, selamlığı dolaştıktan sonra İshak Paşa’nın babası Abdi Paşa, bizi Muayede Salonu’nda kurdurduğu sofrada ağırlardı. Paşanın mide rahatsızlığı malum; o yüzden sinirsiz, yağsız, kemiksiz etten, soğan ve pirinçten yapılan meşhur abdigör köfte ana yemek olurdu. Yoğurtlu, buğdaylı, kişnişli, dereotlu, naneli sıcacık ayranaşı çorbası içimizi ısıtırdı. Genellikle bayram günlerinde ve düğünlerde yenilen nohutlu, buğdaylı, etli halise ise ziyaretiniz şerefine o gün de servis edilirdi. Aladağ balıyla ağızlar tatlanırdı.
Hayallerden bugüne dönüyorum. Pencerede Ağrı Dağı’nı nafile arıyorum. Doğubayazıt’ın her yerinden, hatta komşu ülkelerden bile görünmesine rağmen dağ, bir tek İshak Paşa Sarayı’ndan görünmüyor. Paşanın kızı Ağrı Dağı’ndaki çobana âşıktı kimilerine göre ve o yüzden paşa bu sarayı kızın onu göremeyeceği şekilde yaptırdı. Kimilerine göreyse Allah’ın yarattığı ile insan eseri kıyaslanmasın diye böyle inşa ettirildi.  
Saraya komşu olan Ahmed-i Hani Türbesi’ne doğru yürürken sarp kayalıklara konumlanmış Urartu Kalesi’ni görüyorum. Kaleden geriye bir tek harabe mezarlıklar ve mağaralar kalmış olsa da bu izler, onların memleketinde olduğunuzu kanıtlıyor. İslam âlimi, sufi, şair ve düşünür Ahmed-i Hani kendini ilme ve maneviyata adamış bir veli. Açtırdığı medreselerle, halkın ve çocukların Hani Baba’sı olmuş. İlahi aşka ulaşmayı anlattığı mesnevisiyle, imanın esaslarını işlediği kitabıyla halkın pusulası hâline gelmiş. O günlere dönebilseydik Ahmed-i Hani bize yakından ilgilendiği astronomiden bahsederdi, o sırada gökten bir meteor süzülür, biz de peşinden koşardık. Sonra bir anda kendimizi Doğubayazıt’ın 35 km doğusunda, bugünkü Gürbulak gümrük kapısının yakınlarında, Alaska’dakinden sonra dünyanın ikinci büyük meteor çukurunda bulurduk. 
Ben de şimdi oradayım. Başımı derinliği 60 metre olan çukura uzatıyor, evreni anlamamızın yollarından birinin bu kadar yakınımda olmasından heyecan duyuyorum. Bir Yıldız Savaşları karakteri edasıyla başımı göğe kaldırıp “Hey Uzaylılar! Burada, Ağrı’da size ait bir delik var.” diye bağıracakken bir başka hayale geçiyorum; çukurun içi birden kaynar sularla dolmaya başlıyor! Bunu Diyadin ilçesindeki kaplıcalara gitme zamanımın gelmiş olduğuna yorup yola koyuluyorum.
İçinde fıskiyeler çalışıyormuş gibi tazyikle kaynayan bu suların tabiatta açtığı turkuaz havuzcuklar nefes kesiyor. Kaplıca cennetinde olmanın keyfini buradaki tesislerde çıkaran çok insan var. Tepesi açık, özel havuzlarda geçirilecek 15-20 dakika özellikle romatizmaya, deri hastalıklarına, böbrek taşına çok iyi geliyor. Onlar kendilerini şifacı sıcak sulara bırakırken Ağrı bana yeni hayaller bahşediyor. Kaplıcanın havuzu birden Balık Gölü’ne dönüşüyor! “Tamam,” diyorum, “yeniden yola düşme zamanıdır.” 
Taşlıçay ilçesinde, bir lav seti gölü olan Balık Gölü’nde, balıkçıların 400 metrelik ağına aynalı sazanlar ve alabalıklar takılıyor. İçme suyu olarak da kullanılan göl suları kışın buz kesiyor, bembeyaz bir yola dönüşüyor. Burayı kuşlar da çok seviyor, ilkbaharda sazlıklarında kuluçkaya yatıyorlar. Kadife ördekler, çulluklar, bıldırcınlar ilkbahar günlerinde göl mahallesinin sakinleri.
Gözlerimi kapıyor, göl kıyısında yeni bir hayal kuruyorum. Üzerimden bir bir damlayan göl suları, ayaklarımın altında bir Ağrı kilimini dokumaya başlıyor. Damlalardan görevi devralan genç kızlar, halılara izdivaç dileklerini, isimlerini düğümlüyor. Köylü kadınlar yünden ördükleri papakları başıma, keçiboynuzu desenli patikleri ayaklarıma geçiriveriyorlar üşümeyeyim diye. 
Efsaneler ve hayallerle birlikte dolaştığım Ağrı’da yeniden gerçek dünyaya dönüyor ve merkezdeki, trafiğe kapalı Cumhuriyet Caddesi’nde yürüyüş yapıyorum. Ağrılılar tespih, tuhafiye, züccaciye dükkânlarına girip çıkıyor; kıraathanelerde sohbetler iyice koyulaşıyor. Eline listesini almış hanımlar pazarın yolunu tutuyor. Vitrinden beni gören, üzerlik otundan yapılan üçgen nazarlıklar ise arkamdan sesleniyor:  “Maşallah, maşallah! Güzel gezdin.” “Güzel gezdim ya…” diyorum içimden. “Hem de yüce bir dağdan derin bir meteor çukuruna kadar… Ağrı, adım adım gezilmesi gereken bir yer bence!”  

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi