İçinde İstanbul olan, İstanbul’un sırlarına ermek isteyen filmler vardır. Oysa dudakları mühürlüdür onun. Yönetmenler de, seyirciler de bunu bilir ama yine de vazgeçmezler şehrin sırrını beyaz perdede aramaktan.

1960’lı yılların başındayız, İstanbul’da, İstanbullularla iç içeyiz; böyle hayal edelim. Hep siyah beyaz görmüşler yaşadıkları şehri filmlerde. Sevdikleri şu sokak, gördükleri şu meydan, gerçeği capcanlıyken, nasıl da renksiz salonlarda!
Derken bir film geliyor ve afişleri Beyoğlu’nun girişindeki meşhur Lale Sineması ile Beyazıt’taki Marmara Sineması’nın fuayelerini süslüyor. Bu filmde işte ilk kez İstanbul renkleniyor; ağaç yeşil, gök mavi; gerçeğine nasıl da yakın her güzelliği şehrin! İstanbul, yabancı bir yönetmenin gözünden ilk kez aktarılıyor da beyaz perdeye, filmin ana karakterlerinden biri olarak da Fatih ilçesi beliriyor bütün renkleriyle. Takvimler 1963 yılının Nisan ayını gösteriyor. Filmin özgün adı Tintin et le mystère de la Toison d’Or. Lale ve Marmara’daki Türkçe afişlerde ise Tenten İstanbul’da yazıyor. 
Filmin Fatih ve çevresine odaklanmasının ise elbette özel bir nedeni var. Fatih, İstanbul'un en eski yerleşim bölgelerinden biri ve şehrin üzerine kurulduğu yedi tepenin tümüne ev sahipliği yapıyor. İstanbul’u Osmanlı’ya, ondan önce Bizans’a ve ondan önce de Roma’ya bağlayan eşsiz bir tarih podyumu. Yıllar içinde neler neler değişiyor da bir tek şey değişmiyor: İstanbul’un özü Fatih’te; kökler buradan iniyor derinlere. Tenten’in İstanbul macerasında hâliyle başköşeye oturuyor Fatih… Filmde Kaptan Haddock’a bir gemi miras kalır. Tenten, akıllı köpeği Milu ve Haddock’un kendisi bunun için gelir İstanbul’a. Şehir, kıpır kıpırdır ve bütün cazibesiyle karşılar onları… İnce belli bardakta Türk çayıyla tanıştıktan sonra şehirde bir geziye çıkar Tenten ve beraberindekiler. 
Bugün Tenten’in ayak izlerini takip etmek isterseniz, ilk durağınız Sultanahmet Camii olmalı. Sonra Fatih’in Küçükpazar semtinin yokuşlarını çıkmalı, sağınızdan-solunuzdan koşan çocukların coşkusuna ortak olmalı, kapı önlerinde söyleşenlerle içtenlikle selamlaşmalı, balkonlarda kurumaya durmuş çamaşırlardan yayılan sabun kokusunu içinize çekerek göğe bakmalısınız… İstanbul’dasınız, İstanbul’un özündesiniz çünkü; Fatih’tesiniz. Burada kokular ve insanların içtenliği kadar lezzetler de baş döndürür. Yavuz Selim yokuşunda 1956’dan beri aynı küçük mekânda hizmet veren Baltepe Pastanesi’nin sütlü tatlısı ile Kariye Müzesi’nin hemen bitişiğinde Osmanlı mutfağına sadık restoran Asitane unutulmaz tatlar bırakacak damağınızda. Da Vinci Şifresi’nin yazarı Dan Brown, 2009’daki İstanbul ziyareti sırasında bu restoranda yemek yedi ve bir kısmı İstanbul’da geçen, serinin dördüncü kitabı Inferno’yu bu gezinin ardından yazdı. Dahası, bu kitap 2016’da sinemaya uyarlandı.
 Tom Hanks ve Felicity Jones gibi dünyaca ünlü yıldızların rol aldığı bu filmin izinden giderek bu defa rotamızı Tarihî Yarımada’ya çevirelim ve Ayasofya’yı, Sultanahmet’i, Kapalıçarşı’yı, İstanbul Üniversitesi’ni, Yerebatan Sarnıcı'nı gezip görelim. Filmden sizler de hemen hatırlayacaksınız buraları! Özellikle de Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı’nı… Zira, İstanbul’u farklı oyuncuların canlandırmasıyla üç kez ziyaret eden James Bond da yine 1963 tarihli Rusya’dan Sevgilerle filminde sarnıcın gizli tünellerini kullanmış, Ayasofya’daki gizemli buluşmalardan Kapalıçarşı’da bir tanıdığı ziyarete uzanmıştır. Bu filmden neredeyse 40 yıl sonra, Skyfall’da bir kez daha buluşan Bond-İstanbul ikilisi Eminönü manzaraları ve Kapalıçarşı’nın çatısından Büyük Valide Han’ın kubbelerine motosikletle geçme sahneleriyle son derece etkileyici bir işe imza atmıştı. Bu sahneler yine pek çok insanın belleğinde.
Kapalıçarşı demişken… Kapısından girip kendinizi asırlık dükkânların çağrısına bırakın. Kumaş, halı, deri, parfüm, boya, baharat ve sayısız kokunun iç içe geçtiği bir zaman tünelini andırır burası. Sultanahmet Camii’nin tavan işlemeleri arasında kayboldunuz, Yerebatan Sarnıcı’nın benzersiz atmosferini iyice içinize çektiniz ve belki de Ayasofya’ya dair her bilgiye vâkıf olduğunuzu sandınız. İçinde İstanbul olan filmlerin açtığı kapıdan girdiniz ve o filmlerin yönetmenleriyle birlikte şehrin sırlarına ermeye çalıştınız. Kapalıçarşı ile sarmalanmak, onu en ince ayrıntısına kadar duyumsamak çok daha kolay! Gezinizi ve ‘sırra erme’ gayretinizi taçlandırmak isterseniz, Sultanahmet’teki tarihî evlerden birinde hizmet veren Giritli Restoran tam size göre olabilir!  
Şimdi sıra Topkapı Sarayı’nda. Avludan geçerken durup oyuncu Melina Mercouri’yi hatırlayalım. Peter Ustinov’a Oscar kazandıran 1964 yapımı Topkapı  filmi İstanbul’un büyüleyici kaotik görünümünü ve köklü tarihini gözler önüne serer. Öyle ki, Topkapı Hançeri’ni çalmak isteyen hırsız çetesi, tadını çıkarmadan şehirden ayrılmak istemez gibidir. Topkapı Müzesi’ne gittiğinizde, çetenin göz koyduğu Topkapı Hançeri’ni görüp ona sahip olmak isterseniz lisanslı replikalarının satışta olduğu bilgisini verelim.
İstanbul’un sadece tarihî zenginliğini değil modern yüzünü de gösteren Topkapı’da kamera yine Fatih’te, Fatih’in Zeyrek semtindeki ahşap binaların arasında dolaşır. Oradan da 1955’te açılan ve İstanbul sosyetesinin uğrak mekânlarından olan Hilton Oteli’nin lobisine uzanır. Beylerbeyi’ndeki yeşil kubbeli Mabeyinci Faik Bey Yalısı da filmde yerini alır. 
Ferzan Özpetek’in 2017’de gösterime giren filmi İstanbul Kırmızısı, yönetmenin aynı adlı romanından uyarlandı. Uluslararası tanıtımı ilk kez Roma Film Festivali’nde yapılan İstanbul Kırmızısı, son 20 yılını Londra’da geçiren bir Türk yazar ile İstanbul’da bir yalıda yaşayan ve bir kitap yazan bir yönetmenin bu kitap nedeniyle kurdukları bağı ve sonrasında gelişen olayları konu alıyor. Yönetmen Özpetek, bu filmi için “Benim ilk Türk filmim.” derken İstanbul’a filmin kahramanlarından biriymiş gibi bakmayı seçiyor. Kanlıca’daki Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, adına yakışır kırmızı rengi nedeniyle filmin mekânlarından biri olmuş. Ayasofya’dan Galata Kulesi’ne, Beyoğlu sokaklarından Boğaziçi’ne uzanan çekim mekânları da filmin görsel zenginliğine katkıda bulunuyor. 
Kamera İstanbul’un üzerinde kimi zaman bir martı gibi uçuyor. İstanbul’un şiirsel görüntülerini yakalamak isteyen Özpetek, Avrupa ile Asya arasında mekik dokuyan Şehir Hatları vapurlarından gün batımı, Boğaziçi’nden gece, iskelelerden de gündüz manzaraları çekerek, bir anlamda, dünyanın en güzel su yolunun tüm zamanlarını filminde buluşturuyor.
Türk sinemasının klasik filmlerinden biri olan Ah Güzel İstanbul’da ülkenin en büyük oyuncularından Sadri Alışık ile Ayla Algan’ın diyaloğunda, birinin diğerine İstanbul’u göstererek dediği gibi tıpkı: “Şu güzelliğe bak, dünyanın hiçbir memleketinde bu güzellik yok, biliyor musun?” 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi