Suadiye bir zamanlar İstanbul’un sayfiyesiydi. Şimdiyse ışıltılı mağazaları, gurme dostu restoranları, sevimli kafeleri ve spor yapanları her zaman görebileceğiniz sahil yoluyla ünlü. Suadiye-Caddebostan arası ise sürprizlerle dolu gündelik yaşamıyla popülerliğini koruyor.

İstanbul’da, Anadolu Yakası’nın en civcivli yeridir Suadiye-Caddebostan arası. Bağdat Caddesi’nde son model bir spor arabayla eski bir bisikleti yan yana görebilir, yol boyunca yükselen dev çınarların gölgesinde yürürken ellerinde şık kurdeleli hediye paketleriyle mağazalardan çıkan kadınlarla çarpışmamaya çalışırsınız. Açılışı yapılan bir mağazanın önünde bir oda müziği orkestrası Mozart ezgileri çalabilir, iki palyaço kocaman kırmızı ayakkabılarıyla hoplaya zıplaya yanınızdan geçebilir ya da sivil toplum örgütlerinin gönüllüsü olan gençler size  üyelik önerisinde bulunabilir kibarca. Bu kadarla da kalmaz! Fenerbahçe futbol takımının büyük başarılarının ertesinde Şaşkınbakkal’daki trafik lambalarının altında toplanan binlerce taraftar sloganlar atarak buradan yürüyüşe geçer. Cumhuriyet Bayramı’nda kutlama yürüyüşleri de buradan başlar.
Ben de yürüyüşüme denize yakın bir noktadaki Hotel Suadiye’nin önünden başlıyorum. Sokak tabelasında Plaj Yolu Sokağı yazmasına şaşmamak gerek, çünkü Suadiye 1930’lu yıllardan başlayarak plajlarıyla ünlenmişti. Yol boyunca semtin sivil tarihiyle ilgili notlar düşmek gerekirse bu noktada söyleyeceğim şudur: Suadiye Plajı’nda sayısız kulaç atan Murat Güler, 1954’te Manş Denizi’ni yüzerek geçen ilk Türk yüzücü olmuştu.
Otelin karşısındaki restoranlar kahvaltı eden ailelerle dolu; girişlerinde bebek arabaları dizili. Aile dostu bir semt Suadiye. Çocuklar en çok da sahil yolundaki çimenliklerde oynarken mutlular. Bu mutluluğun tanığı olduktan sonra Bağdat Caddesi’ne varıyorum. İstanbullular ona kısaca Cadde diyorlar. Adını Osmanlı Sultanı IV. Murad’ın ordusuyla Bağdat Seferi’ne uğurlandığı bölgede oluşundan alıyor. Artık İstanbul’un en ünlü caddelerinden birindeyim. Banklarda sohbet eden yaşlıların, bir elinde annesinin eli, diğer elinde bir balonla yürüyen çocukların, kafelerde kitap okuyanların, Kadıköy’e giden sarı dolmuşlara binmek için el edenlerin yanından geçip beyaz ve zarif bir ahşap köşkün önünde duruyorum; Mehmet Küçükdeveci Bey Köşkü’nün. Burası bugün bir ikametgâh değil; Vakko mağazası olarak hizmet veriyor. 
Şaşkınbakkal’a yaklaşırken Cadde’de ne kadar hareketli bir alışveriş hayatı olduğunu görüyorum. Dünyanın ünlü markalarının mağazaları sıralanıyor. Kentin değişik noktalarında AVM’ler açılsa da İstanbullular Cadde tutkularından vazgeçmiyor. Kazım Özalp Sokağı’nın Cadde’yi kestiği noktada, gezi rotamızın en popüler yeri var. Şaşkınbakkal Işıklar olarak bilinen bu kavşak en büyük alışveriş mağazalarının bulunduğu nokta. Şaşkınbakkal insanı gülümseten ilginç adını, Suadiye’de in cin top oynarken burada açılan bir bakkaldan alıyor. Bugün şaşkın değil, akıllı bir girişimci olduğunu kabul etmemiz gereken bu bakkalın adres tariflerine konu olması semte de Şaşkınbakkal denmesine neden olmuş. Başımı kaldırıp yapılara göz attığımda turizm acentelerinin, bankaların, kuaförlerin, spor salonlarının, dans kursları ve özel eğitim merkezlerinin tabelalarıyla karşılaşıyorum. Kahve molamı vermek için küçük ama şirin kafelerden birine uğrayıp Erenköy’e doğru gezintimi sürdürüyorum. Erenköy de İstanbul’un aydınlık yüzlü semtlerinden biri. XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti ileri gelenlerinin yaptırdığı beyaz köşkler ve bağlarındaki “al pehlivan” ve “pembe çavuş” üzümleriyle ünlenen Erenköy’de de Suadiye’de olduğu gibi hâlâ bahçeler; bahçelerde manolyalar, güller, begonviller ve palmiyeler var. Ara sokaklarda ağaçlar boy gösteriyor. Galip Paşa Camii’nin bahçesindeki servileri onlara ekleyelim. Yeşil boyalı cami 1899 yılında yapılmış. Erenköy’ün bir diğer camisi de tren istasyonu yakınındaki, çevresi dükkânlarla dolu Zihni Paşa Camii. Bu iki cami arasındaki bağlantı yolu olan Ethem Efendi Caddesi adını 1904’e kadar yaşamış; marangozluk, matbaacılık ve mimarlığa kadar birçok alanda üstün bilgi sahibi olması nedeniyle “hezarfen” namı ile de bilinen Ethem Efendi’den alıyor. O dönemde var olmuş köşklerin bir bölümü bugün yok, kalanlar ise değişik amaçlarla kullanılıyor.  Mehmet Ali Paşa Köşkü, düğünlerin de yapıldığı şık bir restoran örneğin,  Zürafalı Köşk ise Kazım Karabekir Müzesi. 
Caddebostan’a doğru ilerlerken Cadde renkliliğini iyice gösteriyor. Özellikle son yıllarda ardı ardına açılan kafelerden neşeli sesler geliyor. Bu kafeler yalnızca buluşma yeri değil, internete bağlanmak isteyenler ya da çalışacak sakin bir yer arayan üniversite öğrencileri ve iş insanları da dip masaları kendilerine mesken seçiyor. Onlara bakarken kahvemi yudumluyor ve 100 yıl önce ıssız ve tekinsiz bir yer olduğu için Cadı Bostanı olarak adlandırılan Caddebostan’ın değer kazanmasını sağlayan o köşkü düşünüyorum; Ragıp Sarıca Köşkü’nü… Sonrasında İskele Sokağı’ndan geçip sahile iniyor ve bugün boyaları dökülmüş bir hâlde yeniden eski günlerine dönmeyi bekleyen köşkün yanına gidiyorum. 
Böylece Suadiye-Caddebostan arasının deniz tarafına inmiş oluyorum. Üzerinde Adalar’ı gören muhteşem bir kule de olan köşkün sessizliğine karşın, sahil cıvıl cıvıl. Üstelik bu hâlini yaz kış sürdürüyor. Neden derseniz, çimenlikleri ve her yıl biraz daha büyüyen ağaçları ile aileleri ve spor yapanları kendine çekiyor. Portatif sandalyesini, masasını alıp gelenler mi istersiniz, patenle kayanlar mı; İSPARK’ın Akıllı Bisiklet uygulaması ile kiraladıkları bisikletlerle gezenler mi istersiniz, köpeklerini dolaştıranlar mı? Güzel havalarda Adalar manzaralı sahil boyu gün batımlarında da unutulmaz anların sahnesi oluyor. Gece Adalar’ın su üzerindeki dev bir avizeyi andıran ışıklarına bakarak yürüyüş yapanların sayısı günden güne artıyor. Yıllardır burada uçurtma şenliklerinden koşulara, araba markalarının tanıtım şovlarından iftar sofralarına o kadar çok şeye tanık oldum ki, Suadiye-Caddebostan arasındaki sahil boyunun özellikle hafta sonları iğne atsan yere düşmez hâle gelmesine şaşırmıyorum. İstanbullular buradaki özgürlük duygusunu seviyor çünkü.
Deniz kıyısında yürürken Marmara Yelken Kulübü’nün yelkencilerinin beyaz kelebekler gibi rüzgârla yol aldığını görüyorum. Deniz de ışıldıyor, yanımdan geçenlerin gözleri de… Küçük bir optimistçiyi başını okşayarak denize uğurlayan babası, “Haydi,” diyor, “koş şimdi. Bak arkadaşların denize açılmışlar bile.” Afacan biraz ötedeki ağaçlardan birini göstererek yanıt veriyor: “Siz de annemle birlikte şu ağacın altında benim dönmemi bekleyin, tamam mı?”
İstanbul’da hâlâ bir ağacın altında randevu veren insanların yaşadığını görerek gülümsüyorum. Bakışlarımı Adalar’a doğru çevirip “Bostancı’dan vapura binip akşam yemeği için Adalar’a gitsem, bugünkü rotamın hakkını yemiş olur muyum?” diye düşünüyorum. “Elbette olmazsın.” diyor içimdeki ses, “hem Suadiye ve Caddebostan civarının en cazip taraflarından biri de bu değil mi? Bostancı’dan bin vapura, 40 dakikada ilk adaya varıyorsun. Cadde’den bin dolmuşa, 20 dakika sonra Kadıköy çarşısındasın.” O sesi dinleyip bindiğim ada vapurunda bu kez denizden Suadiye-Caddebostan sahiline bakarken, okumakta olduğunuz işte bu  son cümleyi yazıyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi