Modern metropol Kuala Lumpur’dan Langkawi ve Penang’ın göz alıcı sahillerine ve Borneo’nun el değmemiş yaban hayatına kadar Malezya’nın hemen her gezgini mutlu edecek sürprizleri var.

Güney Asya’ya seyahat planı yapanlar arasında rotalarını Bali’ye ve Phuket’e çevirenler çoktur. Oysa Malezya tablo gibi kumsallar, egzotik lezzetler ve bakir bir doğa arayışında olanların görüş alanına girmiyor. Bunun nedeni, Malezya ile özdeşleştirilen başkent Kuala Lumpur olabilir. Işıklandırılmış gökdelenleri, yüksek tempolu şehir hayatı, tapınakları ve ibadethaneleri ile şehir tüm spotları üzerine çekerek geri kalan her şeyi gölgede bırakmış olmalı. Ama ben başkalarının bilmediği yerler biliyorum ve hafızamdan silinmeyecek bir gezi için yola çıkıyorum.
Malezya’ya ilk defa gelen birinin gözüne çarpacak detaylardan biri ülkede birçok kültürün iç içe oluşu. 32 milyonluk nüfusuyla Malezya üç ana insan topluluğuna ev sahipliği yapıyor. Bunlar Bumiputeralar (Malaylar ve yerliler), Çinliler ve Hintliler. Bu kültürel çeşitlilik Malezya'da konuşulan çok sayıdaki dilden akıl almaz bir zenginlikteki mutfağına kadar her ögede kendini gösteriyor. 
Kuala Lumpur şehir merkezini gezerken Katolik kiliselerinin, Hindu tapınaklarının, Budist ibadethanelerinin ve birçok caminin yanından geçiyorum. Malezya, Güneydoğu Asya’nın en dikkat çekici camilerinden birkaçına ev sahipliği yapmasıyla övünür. Buna geleneksel İslam mimarisinin çağdaş bir yorumu olan Negara yani Ulusal Camii de dâhil. Bu görkemli yapının ana kubbesi, Malezya'nın 13 eyaletini ve İslamın beş şartını temsil eder şekilde 18 uçlu bir yıldız formunda tasarlanmış. Açılmış bir şemsiyeyi andıran bu kubbe, insanları ülkenin tropikal yağışlarından koruyor olmalı diye geçiriyorum içimden.
Malezya gezimde Kuala Lumpur’dan sonra sırayı kuzeydeki tropik bir ada alıyor. Langkawi’ye uçaktan bakarken bu adanın neden en sevdiğim kıyı destinasyonu olduğunu daha iyi anlıyorum. Asya’da berrak suların, uçsuz bucaksız sahillerin ve sık ormanların süslediği sayısız ada yer alsa da bunların çoğu ya fazla “el değmiş” ya da hiç dokunulmamış durumda. Langkawi bu iki kategoriye de dâhil değil. Adada geniş bir yelpazede birçok otel, restoran ve alışveriş mekânı olsa da Langkawi doğanın kendisine bahşettiği özü kaybetmemiş. Adalarının, plajlarının, dağlarının ve yemyeşil mangrov ormanlarının saf güzelliği sayesinde Güneydoğu Asya’da UNESCO Küresel Jeopark seçilen ilk yer olmuş.
Macera duygusunu Langkawi’de her zaman hissetmek mümkün ve ben de bu adrenalin deposundan payımı almak için iki günlük bir planla geldim. Teleferikle tepelere çıkmak, rengârenk resiflerde tüplü dalış yapmak, bir adadan diğerine jet-skiyle geçmek, okyanus üzerinde deniz paraşütü yapmak ve kanoyla mangrovların arasında dolaşmak gibi aksiyon dolu bir programı tamamlamak yorucu görünebilir. Olsun… “Yorulursam bir sonraki durağım Borneo’da dinlenirim.” diyerek listeye ne yazmışsam tekrar tekrar yapıyorum. 
Kuzeybatısını Malezya’nın, güneydoğusunu da Endonezya’nın yönettiği ve Brunei’nin kuzeyde küçük bir parçasına hâkim olduğu Borneo, egzotik hayvanların yaşadığı karanlık ve sık vahşi ormanlarla dolu bir ada. Dört bir yanında muhteşem “yaban hayatı koruma alanları” var. Buralarda uzaklardan bir aslanın kükrediğini duymak; insanın içinde sarılma isteği uyandıran pigme filleri görmek ve ağaç dalları arasında oradan oraya sıçrayan maymunları takip etmeye çalışmak Langkawi’deki coşkunun verdiği yorgunluğu silip atıyor.
Bu alanlardaki tesisler, hayvanları hayvanat bahçeleri gibi kapalı betonarme yapılara hapsetmektense onların çok daha geniş ve habitatlarıyla da benzer özellikler taşıyan devasa ormanlık alanlarda yaşamasını sağlıyor. Borneo’nun Malezya topraklarında yer alan Sabah’taki Tabin Yaban Hayat Rezervi’ndeki deneyimlerim hâlâ capcanlı aklımda. Sık ormanlarına, tertemiz nehirlerine ve inişli çıkışlı tepelerine hayran kalıyor, koruduğu endemik türlerden gözlerimi alamıyorum. Rezerv 1984 yılında Borneo’daki nesli tükenmekte olan hayvanları korumak için yapılmış.  Televizyondaki vahşi yaşam belgesellerinden birinin tam ortasına düşmüş gibiyim. Gergedanlar ve filler ağır ağır salınırken orangutanlar ve maymunlar oyun peşinde ve çok hızlılar. 
Doğa tarafından sarılıp sarmalanma hissi Borneo’nun en yüksek noktası Kinabalu Dağı’nda yürüyüşe çıktığımda daha da yoğunlaşıyor. Tırmanırken etrafımdaki ormandan gelen hayvan seslerinin karmaşasında kendi ayak seslerimi zar zor duyabiliyorum. 4 bin 95 metre yükseklikteki Kinabalu Dağı doğa yürüyüşü anlamında Asya’daki en mükemmel rotalardan birine sahip. İlk adımlarımı nefes kesen ormanlar eşliğinde attıktan sonra ağaçlar gitgide azalıyor ve yerini Güney Çin Denizi’ne uzanan, Sabah’a ve başkenti Kota Kinabalu’ya hâkim ve kelimelerle anlatılamayacak güzellikte bir manzaraya bırakıyor.
Capcanlı pazarları, lezzetli ve taze deniz ürünleri ve tenha sahilleriyle küçük Kota Kinabalu şehri bir günlüğüne de olsa ziyareti hak ediyor. Borneo’nun yaban hayatındaki serüvenimin ardından Kota Kinabalu’da kent yaşamına dönüp zengin alışveriş olanaklarının da tadını çıkarıyorum. Şehrin rıhtımı boyunca uzanan Merkez Pazarı, Filipino Pazarı ve Zanaat Pazarı'nda dolanmak neredeyse dört saatimi alıyor çünkü bu pazarlarda giysiden sanat eserlerine, elektronik aletlerden hediyelik eşyalara kadar hemen her şeyi bulmak mümkün. Pazarlarda kaybettiğim enerjiyi devasa balık pazarının yanındaki küçük bir restoranda prawn mee (baharatlı ve deniz ürünlü erişte çorbası) ziyafetiyle geri alıyorum.
Kota Kinabalu’nun benim gözümde asıl işlevi Asya’daki en göz alıcı okyanus kıyılarından birine geçiş sağlaması. Tunku Abdul Rahman Deniz Parkı tam anlamıyla nefes kesici  bir yer. Suları o kadar berrak ki renkli bir balığı yakalayabileceğimi sanıp eğilerek elimi suya daldırınca bindiğim küçük ahşap sal az kalsın alabora oluyordu. Tekneyi kullanan Malezyalı gülüp bunun birçok insanın başına geldiğini söylüyor; hepsi de denizin berraklığı karşısında tıpkı benim gibi hayrete düşüyormuş.
Deniz parkının en büyük ikinci adası Manukan’da duruyoruz. Kota Kinabalu’dan tekneyle yalnızca 15 dakikalık bir mesafede yer aldığı için oldukça kolay ulaşılabilir bir yer. Buna rağmen hiç kalabalık değil. Beyaz kumda hafif eğik bir palmiye ağacının altında kendime küçük bir köşe bulup her şeyden bu kadar uzak olmanın keyfini sürüyor, ada benimmiş gibi hissediyorum.
Manukan Adası’nda yapacak çok şey var. Su sporlarıyla vakit geçirmek,  ülkenin ve sayısız etnik grubun tarihini detaylıca anlatan zengin Sabah Müzesi’ni gezmek bunlardan yalnızca ikisi. Ama ben etrafımı saran cennet gibi denizin kıyısında oturmaktan o kadar huzurluyum ki, bu derin sessizlikle kendimden geçmeyi tercih ediyorum. Doğanın en güzel hâli Borneo’daymış meğer!

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi