Jim Carrey yolculuğuna Kanada’nın stand-up sahnelerinde başladı, 1990’larda Hollywood’un en çok kazanan komedi yıldızlarından biri oldu. Barbaros Tapan sayısız sinema filminde rol alan dünyaca ünlü oyuncuyla Los Angeles’ta buluştu ve kendisiyle “Jim Carrey olmayı”, şöhreti, sanatı, Hollywood’u Skylife için konuştu.

Bizim kuşağın en büyük komedyenlerinden birisiniz. Komediyle nasıl tanıştınız?
Babam sayesinde... Kendisiyle beş dakika konuşsanız 50 yıldır tanıyormuş gibi bir hisse kapılırdınız. Odaya girerdi ve herkesin sempatisini kazanırdı. Komik olmayı da ondan öğrendim. En büyük destekçim ve kahramanım oldu. Bana “Komedi kulübü denilen yerler var. Gitmek istersen senin için bir gösteri yazalım.” diyen oydu. Birlikte bir gösteri yazdık. O kadar klişe bir espri anlayışı vardı ki… 

Nasıl bitti? 
İkimiz birlikte Yuk Yuks adında inanılmaz derecede popüler bir komedi kulübüne gittik. Komediye orada başladım. 15 yaşındaydım ve annem bana polyester bir takım giydirmişti. Çünkü etrafında sürekli onları görüyordu ve hip olduklarını düşünüyordu. Sahneye çıkıp gösteriye başladım. Kulübün o zamanki sahibi ve o günlerden bugünlere arkadaşım Mark Breslin kuliste eline bir mikrofon alıp bağırmaya başladı: “Çok sıkıcı, çok sıkıcı. O takım da neyin nesi öyle?!” Ve ben sahneyi terk edene kadar bana nutuk çekti. İki yıl boyunca sahneden uzak durdum. Sonra geri dönüp tozu dumana kattım.

Aynı zamanda bir ressam ve heykeltıraşsınız.  Görsel sanatlara ilginiz nasıl başladı?
Hep resim çiziyordum ve ufak tefek bir şeyler karalıyordum. Çocukluğumun büyük bir kısmı böyle geçti. Hatta hayatla ilgili yazdığım çocuk şiirlerini yayımlaması için McGraw Hill’e mektup göndermişliğim bile var. Çizmeye başladığımda daha sekiz yaşındaydım.
Bu kimliğinizle değerlendirdiğinizde filmler ile görsel sanatlar arasında nasıl bir benzerlik veya farklılık görüyorsunuz? 
Benim için hepsi aynı; hepsi resim ve heykel yapmaya benziyor. Belirli inançları olan birini canlandırmak ile "Şu uzvu şöyle çizeyim." demek arasındaki fark ne? İkisi de aynı şey; bir karakterin heykelini yapıyorsunuz.

Resimdeki stilinizi nasıl tanımlarsınız?
Püskürtme… Stilinin ne olduğunu bilmiyorum ve işin teorisiyle pek de ilgilenmiyorum. Evime insanlar, küratörler geldiğinde “Burada dört farklı ressamın işleri  var ve hepsi çok güzel ama tek bir alana odaklanabilir miyiz?” diye soruyorlar. Ben de “Hayır.” diyorum.

Yeni televizyon diziniz Kidding ile setlere döndünüz… Neler hissediyorsunuz?
Umarım büyük bir dönüş olur. Bu sektörde olmak istemediğimi, şöhreti veya bu işin en tepesindeki isimleri hayatımın merkezine koymak istemediğimi fark ettim. Kulağa tuhaf geldiğinin farkındayım ama uzun bir süre bu duyguyla mücadele ettim. Nihayetinde bir gün anladım ki beş yıldır sektörde yokum. Beni burada tutan tek şey bu işi geçinmek için yapan bu beden. Aslında olduğumuz kişi bundan çok daha yüce. Bu düşünce sayesinde geri dönüp ciddi anlamda oyunculuk yapabildim.

Bu dizi dünyanın dört bir yanındaki televizyonlara ve oturma odalarına konuk olacak. Bize kendi oturma odanızdan bahseder misiniz?
Benim dünyamda her şeyin biraz ilginç görünmesi gerekiyor. Nilüfer yapraklarından ve bu gibi şeylerden yapılmış bir kahve sehpam var örneğin. İçinde bulunduğum alandan keyif almayı seviyorum. Duvarlarda birçok tablo var. Evime girip etrafa baktığınızda zihnimin patlayıp duvarlara saçılmış olduğunu düşünürsünüz. Başka insanların bana ilham veren işleri de orada; mesela John Lennon’ın orijinal bir işi var ve harika bir şey! Sabah kalkıp bana keyif veren şeylere bakıyorum. “Uğruna çaba gösterilecek bir şeyler var, ne güzel.” diyorum.

20 yaşındaki Jim Carrey ile konuşacak olsanız ona başarı, şöhret, para ve bu sektörün tuzaklarından uzak durma konusunda ne gibi tavsiyelerde bulunurdunuz?
20 yaşındaki Jim Carrey’ye şunları söylerdim: “Güçlü ol; bu zorlu ve engebeli ama bir o kadar da muhteşem bir yolculuk olacak. Mesele kim olduğun değil. Bu sektörde kendini asla tanımlayamayacaksın; orası kesin. Bu nedenle keyfine bak, insanlara hizmet eden bir şeyler yap ve onların seveceği işler üret. Hepsi bu. Sen bir aşçısın ve insanlar pişirdiğin yemekleri ya yiyecek ya da yemeyecek. Bütün mesele bu.”

Sizce şöhret hayatınızı ve kişiliğinizi nasıl etkiledi? 56 yaşındasınız. Geçmişe kıyasla kendinizi daha farklı hissediyor musunuz?
Bence gayet iyi atlattım. Şöhret çok tuhaf bir şey. Herkes ünlü olmayı dileyebilir. Ya da astronot olmak isteyebilirsiniz ama etrafınızda dönüp midenizi bulandıran o makineye girene kadar aslında nasıl bir his olduğunu bilemezsiniz. Ay’ın nasıl olduğunu “Hay aksi, yanlış bir hareket yaptım. Öleceğim.” diyene dek bilemezsiniz. Ünlü olmak da böyle bir his. Elde ettikten sonra “Burası pek de yaşanabilir bir ortam değil. Peki, ben burayı nasıl yaşanabilir kılarım?” diye düşünüyorsunuz.

Bir hayranınızla yaşadığınız en tuhaf anınız nedir?
İspanya’da bir hayranımla karşılaştım. Yanıma gelmek için çabalıyor, titreyerek ağlıyordu. Birlikte bir koltukta oturan figürlerimizi yapmış. Birini hâlâ saklıyorum. Bana bunu kırmızı halıda verdi; ben de sinema salonuma koydum çünkü çok tuhaf, ilginç ve acayip bir şey. “Korkutucu” demek istemiyorum çünkü duyduğu sevgi samimiydi ama çok ekstremdi. “Aman Tanrı’m, Jim, bana sarıl, seni seviyorum!” türünden bir delilikti.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi