Yüzyıllarca bir hayal kent olduğu sanılan Troya (Troia), var olduğu kanıtlandıktan sonraki öyküsüne bir müze ile devam ediyor. Antik kentin buluntuları yeni açılan Troya Müzesi ile bir kez daha efsanelerden çıkıp günümüze ulaşıyor.

Troya için “Tüm Zamanların En Ünlü Kenti” yakıştırmasını yapmak hiç de haksızlık olmaz. Troya efsanelerden çıkıp romanlara, duvar resimlerine, satranç taşlarına hatta bilgisayar virüsü adlarına kadar kendine yer bularak bunu hak etti. Bu kent, Homeros’un İlyada destanına göre, trajik bir savaşa sahne olmuştu. Çanakkale Boğazı’nın girişinde yer alan Troya, Doğu ile Batı’nın birleştiği, Ege Denizi ile Karadeniz’in Marmara Denizi’ni aralarına alıp karıştığı bir yerde  destanıyla ve buluntularıyla dünya kültür mirasını bin yıllardır etkilemeye devam ediyor. 
Troya’nın öyküsünü anlatmaya bir güzellik yarışmasından başlamalı. Güzel duvarlı, rüzgârlı Troya’nın kralı Priamos’un oğlu Paris, bu yarışmada birinciyi seçerken kendisine dünyanın en güzel kadınını vermeyi vadeden tanrıça Afrodit’ten yana kullanır  oyunu. Bu karar birçok güzelliğin sonunu getirecek olan savaşlarla dolu uzun bir sürecin başlangıcı olur. Sonrasında Troyalı Paris,  Grek yurdundaki Sparta kralının karısı Helena’yı kaçırıp kendi kenti Troya’ya götürür. Grek yurdunun krallarının öfkesi yere göğe sığmaz. Hemen karar verilir: Helena geri gelecek, Troya kenti yerle bir edilecektir! Akha kralları müttefik güçlerle birlikte oluşturdukları korkutucu büyüklükteki donanmayla Troya’yı kuşatırlar. 10 yıllık kuşatma boyunca, kaderi belirleyen tanrılar oyun oynarcasına bir o tarafa bir bu tarafa destek olurlar. Bu gelgitlerle birlikte yiğitlerin en cesurları, en acımasızları birbiri ardına ölüp gider. Savaş 10'uncu yılına vardığında, kuşatma Akhaların bir hilesiyle sona erer. Akhalar savaşmaktan vazgeçip geri döndükleri izlenimi vermek için çekiliyormuş gibi yapıp gemilerini Tenedos’un (Bozcaada) arkasına saklar ve içi askerlerle dolu  dev bir tahta atı Troya surlarının önüne bırakırlar. Troyalılar tahta atı tanrılara sunulmuş bir hediye olarak kabul edip kentin içine alırlar. Bu büyük hata, kurtuluş sevincini ağıda dönüştürecektir. Gece atın içinden çıkan Akhalı askerler,  dışarıda bekleyen diğer askerlere kentin kapılarını açar. Ege’nin en zengin ve güçlü kenti Troya yakılıp yıkılır; ölüm kentte kol gezer. Grek ordusu büyük bir zafer kazanır; ancak Akhalı askerlerin yurtlarına geri dönmek için çıktıkları yolculuk 10 yıl sürer. Denizlerde oradan oraya sürüklenen kahramanların birkaçı dışında hepsi hayatını kaybeder.

Antik Çağ tarihçileri Troya Savaşı’nın MÖ 1250-1135 yılları arasında yapıldığını kabul etseler de Homeros uzmanları destandaki bazı ögelerin MÖ 2000’e kadar uzandığına işaret ediyorlar. Troya’yı ölümsüzleştiren, Smyrna’da (İzmir) doğduğu kabul edilen, ozanlar ozanı Homeros oldu. MÖ 730’larda Troya Savaşı ile ilgili olayları bir araya getirip kentin öyküsünü İlyada destanı olarak kayda geçiren Homeros bu destanda Troya Savaşı ile ilgili olayların tümünü anlatmaz. Troya Atı öyküsü, İlyada destanında yoktur. Homeros’a atfedilen ve İlyada’dan yaklaşık 20 yıl sonra yazıldığı kabul edilen ikinci destan Odysseia’da ise Troya Savaşı sonrasındaki olaylar ve Akhalı askerlerin yurtlarına geri dönüşlerinin trajik macerası anlatılır. Destanlardaki bu tür ayrıntıların o dönem Ege dünyasında genel olarak bilindiğinin kanıtı MÖ 670’lere tarihlenen bir Mykonos vazosudur. Vazonun üzerine Troya Atı ve diğer savaş sahneleri işlenmiştir. 
Troya Savaşı tarih boyunca yazarlar ve ozanlara esin kaynağı oldu. İlyada ve diğer destanlar sürekli kopyalanarak yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarıldı. Destanın bir bütün olarak en eski ve en iyi korunagelmiş el yazması kopyası, Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden önce bu kentten Venedik’e götürülen, X. yüzyıla ait kopyadır.  Diğer iyi korunmuş İlyada kopyaları ise Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunuyor. İlyada destanı kitap olarak ilk kez 1488 yılında,  Floransa’da basıldı. Şiirsel gücü öylesine etkili oldu ki Avrupa edebiyatının en önemli temel eseri olarak dünya kültür tarihine de geçti. Ancak destanda anlatılanların gerçek olup olmadığı; hatta Troya kentinin varlığı gibi konular,  kültür tarihi araştırmacılarının ve okurların kafasını yüzyıllarca kurcaladı. 1462 yılında ise Fatih Sultan Mehmed, Troya’yı ziyaret ettiğinde “İstanbul’u fethederek Troyalıların öcünü aldım.” diyerek kentin tarihteki önemine bir kez daha parmak basmıştı.
Homeros’un epik destanlarındaki Troya, Gelibolu Yarımadası’nda, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyılarında yer alıyor.  Denizden yaklaşık 5 kilometre uzaklıkta bir platonun batısında yer alan İlion’un sakinleri, kentlerinin MÖ VIII. yüzyıldan itibaren Troya olduğuna inanıyorlardı. İlion MÖ 500’lerde bir depremle yıkıldı. Sonraki yüzyıllar boyunca kentin nerede olduğu unutulmaya başlandı. MS XI. yüzyıldan itibaren bölgeye gelen Batılı seyyahlar, kıyı boyunca farklı yerlerde Troya harabelerini gördüklerini yazdılar. Kentin kaderi Alman Heinrich Schliemann’ın bitmez tükenmez Troya tutkusu ile değişti. Schliemann’ın 1871’de başlattığı kazılar ve Priamos Hazinesi olarak adlandırdığı hazine buluntusu dünyada büyük yankı uyandırdı. Schliemann hazineyi Atina üzerinden Almanya’ya kaçırdı. II. Dünya Savaşı sonrasında, savaş ganimeti olarak  Rusya’ya götürülen hazine bugün Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde sergileniyor.
1932-1938 yıllarında Troya’yı kazan Amerikalı arkeolog Carl W. Blegen yaptığı yayınlarla Troya merkezli modern Ege arkeolojisinin temellerini attı. 50 yıllık bir aradan sonra başlanan kazıları Tübingen Üniversitesi’den Manfred Osman Korfmann 2005’teki ölümüne kadar sürdürdü. 2013’ten sonra kazılar benim kazı başkanlığını yaptığım Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden bir ekip tarafından devam ettiriliyor. Söz konusu kazılarda özellikle Homeros Troyası’nın kalesi ve hemen dışındaki alanlarda‚ Troya Savaşı’na işaret edecek yeni buluntulara ulaşmak için çalışılıyor. Aynı zamanda örenyerinde engelli ziyaretçileri de kapsayan yeni ziyaretçi yolu ve Troya Müzesi’yle uyumlu dijital belgelendirme sistemi yer alıyor. 
Troya antik kenti ve çevresi 1996 yılında millî park oldu. 1998 yılında ise Troya UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Kente artan ilgi nedeniyle T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı 2011 yılında Troya Müzesi Mimari Yarışması açtı. İki yıl sonra ise 3 bin metrekarelik sergi salonuna, 11 bin 200 metrekarelik kapalı inşaat alanına sahip olan müzenin inşasına başlandı. 2015 yılında duran çalışmalar T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Çanakkale Valiliği koordinasyonu ile ilan ettiği 2018 Troya Yılı kapsamında yeniden başladı. 
Troya örenyerinin girişindeki müzeyi ziyaret edenler, aşağı doğru inen bir rampa ile tarih yolculuğuna başlıyorlar. Burada Troya’nın katmanlarında yer alan 10 ayrı kent anlatılıyor. Giriş alanında Troas ve çevresini konu alan sergilemelerin yanı sıra arkeoloji bilimi, arkeolojik ve arkeometrik tarihleme yöntemleri de anlatılıyor. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden alınan Troya hazine buluntuları ile 2014 yılında T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ABD’den getirilen Troya altınları da bu müzede yer alıyor. Rampayla başlayıp Troya’dan çıkarılan buluntular ve interaktif sergileme salonlarında devam eden sergiler müzenin seyir terasında sona eriyor. Ziyaretçiler terastan Homeros’un destanlarının geçtiği coğrafyayı, Kaz Dağları’ndan Çanakkale Boğazı’na, Avrupa’dan Asya’ya kadar olan topografyayı bilgilendirme panolarıyla inceleyebiliyor. Troya sadece bir örenyeri değil; bunun ötesinde bir anlamı var. Troya Müzesi ile bu anlama “eserler çıktığı topraklarda sergilenmeli” ilkesinin uygulandığı ilk yer olma özelliği de eklendi. Troya Müzesi, Antik Çağ'ın efsane kenti ile modern zamanları yan yana getirdiği için de heyecan verici.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi