Tarihinden gelen melez güzelliği, coğrafyasından geçen Avrupai tavrı ve ikliminden esen Akdeniz ruhuyla Lizbon, “Portekiz’in en zarif güzeli”. Üstelik İber Yarımadası’ndaki evinin mavi-beyaz Azulejo seramikleriyle kaplı balkonunda otururken, bakmaya doyamayacağınız bir portre âdeta.

Tejo Nehri; Lizbon’un mavi, uzun ve dalgalı saçları. Bu nehrin suları şehrin iki kıyısını, yolcu ve ticaret gemilerini, balıkçı teknelerini bir at kuyruğu gibi birleştirir.
Lizbon’un keman kaşlarından biri 25 Nisan, diğeri Vasco da Gama Köprüsü. San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü’nden esinlenilerek 1966’da yapılan 25 Nisan Köprüsü kırmızı ve uzun gövdesiyle "Ben buradayım." diyor. Salazar döneminde ekonomik ve psikolojik baskı altında olan halk sonunda isyan etmiş. 25 Nisan 1974’te pazardan alınan karanfiller silahların namlularına, tankların üstüne koyularak çiçeklerle devrim gerçekleştirilmiş. Kan dökülmeden her yer karanfillerle özgürlüğün kırmızısına boyanmış. O gün itibarıyla Portekiz demokrasiye geçmiş  ve köprü bu tarihle adlandırılmış. Köprünün ayak ucunda bulunan 170 metre yüksekliğindeki Hz. İsa heykeline asansörle çıkılabiliyor. Avrupa’nın en uzunlarından olan Vasco da Gama Köprüsü ise trafiğin yükünü hafifletiyor.
Nehrin yanı başındaki Keşifler Anıtı; Lizbon’un engin ufuklarını, okyanusun ötesini gören gözü. 52 metrelik bu şahlanmış taş geminin güvertesinde Portekiz’in keşifler çağının aktörleri, askerler, bilim adamları, devlet adamları, ressamlar, rahipler ve matematikçiler var. En öne hiç okyanusa açılmamasına rağmen maddi ve manevi teşvikiyle Portekiz’de denizciliğin ilerlemesini sağlayan Prens Henry yerleşmiş. Nitekim bu abide, 1960’ta, onun ölümünün 500'üncü yılı anısına yapılmış. Arkalarda, doğuya bir denizyolu bulması için gönderilen; Avrupa'dan Hindistan'a direkt giden ilk kişi olan Vasco da Gama seçiliyor. Aralarında Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'u birleştiren boğaza adını veren Macellan da bulunuyor. Mozaikten yapılmış, Keşifler Anıtı önündeki "eski dünya atlası", Portekizli denizcilerin keşif krokisi. 
Lizbon’un kirpiklerini sorarsanız, onlar São Jorge Kalesi’nin dökülmüş surları ve tane tane burçları. Kentin kurulduğu tepede rüzgârdan kırpışan bayraklar Portekizli Kelt atalarını yâd ediyor. 
Üzerine kurulduğu yedi tepe, Lizbon’un kemerli burnu. Dar ve yokuşlu sokakları da karakteristik dokusu. 45 metre yükseklikteki Santa Justa Asansörü Lizbon’un nefesi. O, ziyaretçileriyle beraber inip çıktıkça şehir yaşadığını hissediyor. Eyfel Kulesi’nin mimarı tarafından yapılan asansör, özellikle gün batımında soluk kesiyor.
Lizbon’un ağzı, muazzam bir akvaryum olan Oceanário de Lisboa. Buradaki olimpik havuzda güneş balıkları, su samurları, deniz ejderleri; kaya çiçekleri gibi 25 binden fazla okyanus sakini, meraklılarını heyecanla bekleyerek yaşıyor. Lizbon gülümsediğinde, inci gibi dişi Belém Kulesi parlıyor. Lizbon’u korumak, denizcilere pusula olmak, düşman gemilerini engellemek için 1521’de yapılan kule; hapishane, gümrük binası, telgrafhane, deniz feneri olarak da kullanılmış. Kuledeki taş gergedan başı, Portekiz kralına Hindistan’dan gönderilen ve bu coğrafyaya ayak basan ilk gergedan olan Ganda’yı sembolize ediyor. Kral, gergedanı Papa’ya hediye etmek isteyince gemiyle Vatikan’a yollamış. Fakat denizde tutuldukları fırtınada hayatını kaybetmiş.      
Alfama, Portekiz’in adını dünyaya duyuran geleneksel fado müziğinin mahallesi; Lizbon’un kederli, özlem dolu ezgilerinin tınladığı boğaz. Fado, kocalarını tekinsiz okyanusa gönderen kadınların ağıdı, sevdiceklerinin dönemeyişine isyanı. Alfama’daki fado kulüplerinde sahne alan fadocular, şarkılarını mikrofonsuz, loş bir sessizlikte söylüyor. Bir klasik gitar ve on iki telli Portekiz gitarı birleşip Lizbon’un ses tellerine dönüşüyor. En sevilen fado kraliçesi Amália Rodrigues’in "Coimbra" ve "Grito" şarkılarının her çalınışında büyülenen dinleyicilerin yürekleri de sızlıyor.  
Praça do Comércio Meydanı, Lizbon’un hızlı hızlı atan kalbi. Eskiden burada Kraliyet Sarayı olduğu için Saray Meydanı olarak da biliniyor. 1755’teki depremden sonra tamamen yenilenen meydanda devlet binaları, Kral I. Jose’nin heykeli, kafeler, müzeler; sokak sanatçıları, eş dost sohbet edenler, buluşmak için bekleşenler var.  
Lizbon’un midesi; mağazaların, kafelerin, restoranların sıralandığı Rua Augusta Caddesi. Burada Portekizcede bacalhau olarak bilinen morina balığından yapılan yemekler mis kokusuyla ağız sulandırıyor. Deniz ürünleriyle meşhur şehrin jumbo karidesi ve ahtapot kızartması  damakları şenlendiriyor. Caddedeki vitrinleri Portekiz’in meşhur mantar meşesinden yapılan eşyalar, seramik boyamaları süslüyor. Ve nihayet dünya listelerinde yer alan tatlı Belém turtası, Pastéis de Belém’de efsaneleşiyor. Turtanın altı çıtır milföy, içi ılık pasta kremasıyla dolu.
Jerónimos Manastırı, Lizbon’un ibadet ederken birleştirdiği elleri. Aziz heykelleriyle donatılan bu Gotik kilisenin yapımı 150 yıl sürmüş. Yapımında Vasco da Gama’nın Hindistan’dan getirdiği beyaz taşlar kullanılmış. Diğer denizciler gibi seferlerden önce ve sonra manastırda dua eden Vasco da Gama ile ünlü şairler Fernando Pessoa ve Luís de Camões ile beraber yine burada ebedi uykularındalar.  
45 dakikalık tren yolculuğuyla ulaşabileceğiniz Sintra’daki Pena Sarayı; Lizbon’un sarı, mor, kiremit renklerinden diktirdiği; romantik, masalsı, bir o kadar sıra dışı elbisesi. Kral Ferdinand’ın harabe bir manastırı yazlık saraya dönüştürürken getirttiği el işi mobilyalar, oymalı-kakmalı tavanlar, şıklık abidesi avizeler şaşaalı yaşamın tanıkları.  
Lizbon’un değerli çantasında, çok sevdiği iki müze var. Biri, Gülbenkyan Müzesi. İçinde Mısır, Yunan, Roma, Mezopotamya gibi uygarlıkların eserleri;  Avrupa'dan, Türkiye’den toplanmış halılar, çiniler, antik eşyalar, kandiller, mücevherler, yağlı boya tablolar sergileniyor. Diğeriyse Avrupa’nın en eski araba koleksiyonunun bulunduğu Araba Müzesi ki, arabalar mitolojik figürleri, altın varaklı aplikleri, kadife koltukları ve Rönesans tablolarını anımsatan resimleriyle tutkunlarını bekliyor.     
Sarı tramvaylar, Lizbon’un yorulmayan ayakları. Geçkin hâllerine bakmadan, şehrin bir ucundan girip diğer ucundan çıkan dik yokuşları tırmanıyorlar. Unutmadan, Lizbon spor ayakkabı giymeyi tercih ediyor. Sportmen kişiliğiyle adını futbol tarihine yazdırmaya devam ediyor. 
Bu asil güzeli yakından tanımak isterseniz, sizi şehrin şairi Pessoa’nın dizeleriyle misafir etmekten mutluluk duyar.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi