İster plajının tadını çıkarın ister sanatını ve tarihini inceleyin, Boğaziçi'nin mavi-yeşil semti Sarıyer, serin atmosferiyle yaz günleri için biçilmiş kaftan.

Balıkçı teknelerini kovalayan martılar, sahilde yürüyüş yapan çiftler, bisiklet süren gençler… Köşebaşlarına park ettikleri kamyonetlerinde taze bahçe ürünleri satan zerzevatçılar, kovasını doldurmaya çalışan olta balıkçıları… Burası İstanbul'un Karadeniz kadar yeşil, Akdeniz kadar mavi semti Sarıyer. Bir an için trafik tabelalarını görmezden geliyorum. İşte şimdi oldu; tam bir sahil kasabası! Büyükdere İskelesi’ni görünce inmek istiyorum minibüsten ama önce şarkının bitmesi lazım. Zira Yeşilçam’a açık hava stüdyosu olmuş bu sahilde ilerlerken eski Türk filmlerinin unutulmaz sesi Belkıs Özener söylüyor: "Geçse de gençlik çağım...”
Şarkı içimde devam ederken gözüm bir yalıdan diğerine atlıyor ama birinde takılı kalıyor. Tanzimat Dönemi'nin önemli siyaset adamlarından Keçecizade Fuat Paşa'nın yalısı bu. Padişahlar arasında ilk defa Avrupa seyahatine çıkan Sultan Abdülaziz'e bu ziyaretinde eşlik eden Fuat Paşa hazırcevaplığıyla tanınıyor. Hatta Sultan Abdülaziz, Londra'da Kraliçe Viktorya ile görüşürken kraliçe kulağındaki pırlanta küpeleri Fuat Paşa'ya gösterip, "Bunu bana haşmetmeabların ağabeyi Sultan Abdülmecid hediye etmişti. Broştu, bir süre göğsüme taktım sonra kuyumcuya verip küpe yaptırdım, acaba kendileri bana gücenirler mi?" diyor. Fuat Paşa, soruyu mesaj verme fırsatı olarak değerlendirmekte gecikmiyor: "Bilakis efendim, Osmanlı'dan gelen şeylere daima kulak verdiğiniz için memnun olurlar!" İstanbul tarihinin tanıklarından ve Boğaziçi'nin eşsiz yapılarından olan yalı, 27 yıldır otel ve restoran olarak hizmet veriyor.
Mümkün olsa da bir yalı bana kapısını aralasa diye düşünürken çıkıyor karşıma Sadberk Hanım Müzesi. Azaryan Yalısı olarak da anılan yapı, bir zamanlar Koç ailesinin yazlığıymış. 1980 yılında, Vehbi Koç’un eşi Sadberk Hanım anısına, onun kişisel koleksiyonunu sergilemek üzere Türkiye’nin ilk özel müzesi olarak hizmete açılmış. Müzede güncel sergi olarak Kütahya çini ve seramik koleksiyonu olduğunu öğrenip içeri giriyorum. Birbirinden ilginç 274 objeye bakarken bir yandan da Sadberk Hanım'ın yalıya sinen izlerini takip ediyor zihnim. Zira bu Cumhuriyet hanımefendisinin elişlerine merakının yansımalarını yalının dört bir yanında görmek mümkün.
Müzeden sonra yola devam ederken yoğunlaşan araç trafiği ve mis gibi börek kokusu Sarıyer merkeze yaklaştığımı gösteriyor. Rüzgâra karışan koku beni her saat müşterisi bol bu meşhur börekçiye getiriyor. Karşısındaki tarihî muhallebici de semtle özdeşleşmiş; sır gibi sakladığı sayısız sevdanın masumiyetini taşıyor hâlâ masalarında. 
Ara sokakların birinden gelen odun kokusunu takip edince karşımda tahmin ettiğim gibi kızıl tuğlalı bir hamam buluyorum. Hemen ardında bir yatır var. Bir rivayete göre semte adını veren Sarı Er metfun burada. İstanbul'un fethine katılan ve vefat ettiği yere defnedilen bu meçhul asker hakkında sarışın olmasından başka bir şey bilinmiyor. Ona hürmeten bu semt, Sarıyer diye adlandırılmış.
Bu semt, Sarı Er gibi namı dilden dile dolaşan başka bir zatın türbesine de ev sahipliği yapıyor. Telli Baba olarak anılan, bekârların eş bulması konusunda yardımcı olduğuna inanılan ve asıl adı İmam Abdullah Efendi olan bu zatın ünlü türbesi, Rumeli Kavağı'na giden yol üstünde bulunuyor. Türbe her zamankinden daha kalabalık çünkü günlerden cuma. Ziyarete gelen teyzelerden biri, tüm sevimliliğiyle, ne yapılması gerektiğini tek tek anlatıyor bana. Ritüele göre, türbenin üstündeki gelin tellerinden bir parça alınıyor ve dileğin gerçekleşmesi için dua ediliyor. İnanışa göre, telin kısa veya uzun olması dileğin gerçekleşme süresini etkiliyor. Muradına erenler, bir sonraki ziyaretlerinde bir miktar tel getirerek türbenin üzerine bırakıyorlar. Ne denilebilir ki!.. Şehir, efsaneleriyle güzel!
Sarıyer'in Karadeniz ile buluştuğu Rumeli Kavağı açıklarından balıkçı tekneleri ile İstanbul'un en besili ve en yakışıklı martılarının sesleri geliyor. Sahil boyunca uzanan bir parka, sosyal tesise, kahvaltı mekânlarına ve balıkçı restoranlarına sahip Rumeli Kavağı'nın iki de plajı var: Altınkum ve Elmaskum.
Dönüş rotamda Bahçeköy'deki Atatürk Arboretumu, namıdiğer ağaç müzesi var. Araştırma amacıyla belli bitkilerin bir araya getirildiği 300 hektarlık koca bir ağaç parkı burası. Ördeklerin ve kuğuların salındığı üç gölet ile çam ağaçlarının oluşturduğu pastoral tablodan sadece kuş sesleri ve yaprakların hışırtısı geliyor. 
Dönme vakti belli ki çoktan gelmiş. Çıkışa yaklaştıkça trafik yoğunlaşıyor. Yorgun ama yüzleri gülen aileler ve arkadaş gruplarıyla karşılaşıyorum bu kez. Çünkü Belgrad Ormanı içinde onlarca piknik alanı var ve tüm günü burada geçirenler şimdi dönüş yolunda. Kiminin elinde mangal, kiminin elinde top, tüp veya ip… Geleneksel pikniğin vazgeçilmezleri yine bir arada. Tıpkı denizi, ormanı, tarihi ve lezzetleriyle Sarıyer'in yaz mevsiminin vazgeçilmez semti olması gibi.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi