Urla, yüzyıllara tanıklık etmiş zeytin ağaçlarının gölgesinde zeytinin yağını süzen uygarlıklarla övünür. Benim içinse burası, aile soyağacımın dallarından birinin uzandığı yer demek. Urla yolculuğumu duygusal kılan da bu oldu.

İbrahim adlı Urlalı bir kasap, koyunları kucağında tartarak ağırlıklarını gramı gramına söyleyebilme yeteneğinden dolayı “Kantarcıoğlu” soyadını alıyor. Aradan uzun yıllar geçiyor ve ben onun İstanbul’da yaşayan küçük küçük torunu olarak rotamı anıların peşinde bir kez daha Urla’ya çeviriyorum. Buraya daha önce Uluslararası Urla Enginar Festivali’ni görmek için gelmiştim ama bu seferki amacım farklı; büyük dedemin toprağını ziyaret etmek için yollardayım. Sabah güneşi ve Urla’nın sıcak meltemi yüzüme vurunca bu toprakların bir parçası olduğumu bir kez daha hissettim. Büyük dedeme balık ziyafeti sunan denizi koklamak, hayvanlarını otlattığı çayırlarda yürümek, zeytinlerini yediği ağaçları selamlamak için sabırsızlanıyorum. 
İskele Mahallesi'nin sahil boyunca dizili ünlü balık restoranları akşam için hazırlıklara koyulmuş. Önlerinde irili ufaklı tekneler, kıyıya vuran dalgalarla nazlı nazlı sallanıyor. Saat 10’da başlayacak balık mezadının müdavimleri arasındaki emekliler en taze balığı en uygun fiyattan kapmak için sabırsız bir bekleyiş içindeler. Burada balıklar her gün açık arttırma usulü ile satılıyor. Zaman zaman inatlaşmalar olsa da asla kargaşa yok. 
Sahildeki kahve de kalabalık. Yerli halk ve turistler çaylarını karşıya, Osmanlı'nın salgın hastalıkların Anadolu’ya girişini önlemek için bir “Tahaffuzhane” kurduğu Karantina Adası’na bakarak yudumluyor. İskele’den Karantina Adası’na yürürken karşıma asırlar öncesinden kalma gibi görünen tekneler çıkıyor. Burası arkeologlar, tarihçiler, denizciler, mühendisler ve deniz gönüllüleri tarafından 2004 yılında kurulan 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği’nin “mutfağı”. Burada çalışan gönüllü bir grup, deniz tarihi araştırmaları dâhilinde, Akdeniz medeniyetlerinin kullandığı teknelerin denizde yüzebilen gerçek boyutlu replikalarını yapıyor. Grubun lideri arkeolog Osman Erkut, “Replikalar çalışmalarımızın yalnızca bir parçası. Teknede yaşamdan tutun da balık yemeklerine kadar pek çok konuda araştırma yapıyoruz.” diyor. Şu an üzerinde çalıştıkları Neolitik Çağ teknesi, yaz sonu ilk seferine çıkmayı planlıyor.
Urla’da tarih ve sanat her an her köşeden karşınıza çıkabilir. Şimdi Yunan asıllı, Urla doğumlu şair ve diplomat Yorgo Seferis’in çocukluk yıllarını geçirdiği evdeyim. Sevimli taş ev, 1963’te Nobel Edebiyat Ödülü alan şairin 100'üncü doğum yılı olması nedeniyle 2000 yılında restore edilip butik otele dönüştürülmüş. İçeri girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey, kayrak taşından yapılma duvar mozaiklerinin üzerine asılı, şairle ve evle ilgili haberlerle dolu gazete kupürleri oluyor. Bir yandan bunları okuyor, diğer yandan büyük babaannemin evinde de benzerleri olan ahşap oymalı mobilyalar arasında dolaşıp şairin çocukluk anılarını zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. Buraya otel dediklerine bakmayın; 1900’lerin atmosferini yaşatan, buram buram tarih kokan bir müzedeyim.
Urlalıların tarihle iç içe olması elbette tesadüf değil. 12 İyon kentinden biri olan ve kuruluşu MÖ 1000’li yıllara dayanan Klazomenai Antik Kenti, Urla’nın Limantepe mevkisinde. İlk yerleşimlerin ise MÖ 4000'lere uzandığı tahmin ediliyor. Burada yaşayan İyonlar savaştan çok ticaretle, sanatla ve bilimle uğraşmışlar. 1920’lerde başlayan kazılar bugün de devam ediyor. Küçük dükkânlar, seramik fırınları, demir ve zeytinyağı işlikleri ortaya çıkarılmış. 
Kazı alanında kurulan zeytin işliği rekonstrüksiyonunda zeytinyağının MÖ VI. yüzyılda nasıl yapıldığını dinlerken “Organik, soğuk sıkım, doğal zeytinyağı” dedikleri bu olsa gerek diye düşünüyorum. O devirlerde zeytinyağı bugünün petrolü kadar önemliydi. Önemini hiç yitirmedi, o zamandan bugüne zeytinyağı ilaçtan sabuna, yemeklerden parfüme akla gelen her şeyde kullanılıyor. 
Neyse ki Klazomenai’nin zeytincilik geçmişini bugünlere taşıyanlar var. Pelin Omuroğlu da bunlardan biri. Türkiye’de ziraat mühendisliği okuduktan sonra Amerika’da organik tarım eğitimi alan Pelin Hanım’ın Yağcılar köyü yolu üzerindeki çiftliğinde yok yok: binlerce zeytin ağacı, bir fıstık çamı ormanı, serada yetişen 6 bin orkide; keçiler, serbestçe gezen tavuklar… Burada, yalnızca Urla’ya ait bir tür olan erkence de dâhil olmak üzere asırlık zeytin ağaçları var. Hatta, Pelin Hanım bana çiftliğin en yaşlısı olan 680 yaşındaki zeytin ağacını gösteriyor. Buraların en görmüş geçirmişlerinden biriyle tanışmanın gururunu duyuyorum. 
Urla’nın enginar tarlalarını, zeytinliklerini ve üzüm bağlarını önceden duymuş olabilirsiniz. Peki, burada bir arboretum olduğunu biliyor muydunuz? 1996’da sahibi Can Ortabaş’ın kişisel merakıyla başlayan ve bugün 1964 bitki türüne ev sahipliği yapan, Kuşçular köyü mevkisinde çiftlik, aynı zamanda büyük bir palmiye üretim tesisi. Yeşil tutkunu Ortabaş, dünyanın dört bir yanından bitkiler getirterek azımsanmayacak bir koleksiyon yapmış kendine. Selvilerden kaktüslere, sukulentlerden yukalara; burası benim gibi botanik sevdalıları için âdeta bir vaha. 
Bu kadar cömert toprakların mutfağı da zengin oluyor elbet. Zeytinyağlılarından Ege otlarına varıncaya kadar gerçek bir Urla mutfağı deneyimi yaşamak isteyenlerin adresi, Beğendik Abi Lokantası. Enginar dolması, sirken otu, çipohorta, çalkamaç, şevketibostan… Mutfağın kraliçesi Handan Hanım’ın yemekleri kadar sohbeti de tatlı. Bir anne sıcaklığıyla masa masa dolaşıp hâl hatır soruyor. Sohbetimiz esnasında kendisinin Uluslararası Urla Enginar Festivali’nin kurucularından olduğunu öğreniyorum ve sonbaharda yemek kitabı çıkaracaklarını duyup seviniyorum. Buranın adı da, tadı da unutulmaz!
Yemek sonrasında Tarihî Arasta Çarşısı ve Malgaca Pazarı’ndayım. Fırınından terzihanesine, kahvesinden katmercisine Urla’da ticari hayatın kalbi yüzyıllardır burada atıyor. Tabii Urla’nın geçirdiği değişimden burası da nasibini almış. Asırlık dükkânların aralarında genç ve modern görünümlü mağazalar açılmış. 
Pazarda kısa bir turun ardından “Sanat Sokağı” olarak anılan Zafer Caddesi’nde uzun bir yürüyüşe çıkıyorum. Burası, cumbalı taş evlerin dizili olduğu nostaljik bir cadde. Zeytin ağacından yapılma bardaklar, el emeği seramik tabaklar, mermer sofra servisleri gibi tasarım ürünlerinin satıldığı dükkânlar ve seramik atölyeleri arasında dolaşırken daha önce görmediğim bir tabela karşıma çıkıyor: Sahipleri Urla’da doğmayan ama Urlalı olmayı tercih eden Hiç, bir lokanta ve tadım atölyesi. 150 yıllık taş bir binanın geçirdiği uzun ve meşakkatli restorasyon sürecinin ardından birkaç ay önce kapılarını misafirlerine açan Hiç, “az, çoktur” felsefesiyle yola çıkmış. Bir dahaki sefere yemeklerinden tatmak üzere ayrıldıktan sonra, İstanbul’daki dostlarıma hediye etmek üzere lavanta aromalı zeytinyağı sabunları alarak dönüş yoluna geçiyorum.
Bugün Urla’da başımı sokabileceğim bir “aile evi” yok belki, ama genlerime işlemiş ve zor zamanlarda sığınabileceğimi bildiğim dede yadigârı hatıralar var. İbrahim Bey’in küçük küçük torunu olarak köklerim bu topraklarda olduğu için ve buranın ince güzelliklerini hissedebildiğim için çok şanslıyım.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi