Geçmişindeki kralların, efsanelerin, güzel sanatların ve kültürel birikimin izlerini taşıyan Krakow aynı zamanda Avrupa’nın en sinematografik kentlerinden biri.

Bazen insan gittiği yerlere yaşadığı kenti de beraberinde götürür. Ben de Polonya’nın Krakow’una giderken yanımda İstanbul’u götürdüm! Böyle olduğunda insan yola çıktığı ve vardığı kentler arasında bağlar kuruyor ve bu bağlar gittiği kenti daha çok sevmesini sağlıyor. Bu yüzden, bilgi sahibi olmanın akıldan kalbe giden bir yol açtığını düşünürüm hep. Krakow’un Eski Kent Meydanı’nda Adam Mickiewicz heykelinin önünde oturup art arda sıralanmış birbirinden güzel faytonları seyrederken, heykeli dikilen bu büyük şairin 1855’te İstanbul’da öldüğü ve canının uçtuğu evin bugün bir müze olduğu aklıma geldi. Krakow Ulusal Müzesi’nde Leonardo da Vinci’nin başyapıtlarından biri olan Erminli Kadın resmine hayranlıkla bakarken de koruma görevlilerine, “Da Vinci İstanbul’da Haliç’e bir köprü yapmak istediğini belirten bir mektup göndermişti Osmanlı Sultanı II. Bayezid’e, ama bu hayali gerçekleşemedi.” diyesim geldi. Bir başka yerde, Krakow’un en güzel sokaklarından biri olan Floriańska’daki Matejko Evi’nde, bu ünlü Polonyalı ressamın 1893’te yeryüzünden ayrılırken gözlerine vuran son ışığın kendisinin İstanbul’dan alıp Krakow’a getirdiği bir lambadan geldiğini de… 
Büyük bir tarihî rastlantıyı da söylemek isterdim: İstanbul ve Krakow’un ilk matbu haritaları aynı kitaptaydı! 1493’te Nürnberg’te basılan Liber Chronicarum’da. Hatta Krakow Ulusal Müzesi’nin deposunda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethini gösteren bir tablonun bulunduğunu herkes bilsin isterdim. Yarım kalmış bu tablonun  Polonyalı ressamı Chlebowski, Osmanlı tarihi ve kültürüyle ilgili daha birçok resme imza atmıştı. 1864 yılında İstanbul'a gelen ressama, Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda denize nazır bir oda tahsis edilmişti. 
Elbette kafasında böyle şeyler uçuşurken Krakow’a başka bir gözle bakıyor insan. Detaylarla daha çok ilgileniyor ve bu, kentin değerini daha da ortaya çıkarıyor. Son yıllarda dünyanın her yanından Krakow’a akın akın turist geliyor. Tuzdan yapılmış heykelleri, madencilere yardım ettiğine inanılan cüceleri, şapelleri ve yeşil yer altı göllerini görmek; tuz kayalarının içine kazılmış konser salonunda müzik dinlemek; madenin havasını soluyup tedavi olmak için her yıl bir milyondan fazla ziyaretçi iniyor Wieliczka Tuz Madeni’ne. II. Dünya Savaşı’nın izlerini bugün de görebileceğiniz, Krakow’a 70 kilometre uzaklıktaki Auschwitz ve Birkenau, gezenlere insanlık adına acı verici duygular yaşatsa da buraya düzenlenen günlük turlarda kimi zaman yer bulmak bile zor. Vizyona girdiği yıl yedi Oscar ödülü alan Schindler’in Listesi'nden etkilenenler de Schindler’in Enamel Fabrikası’nı ziyaret ediyor. Günümüzde etkileyici bir müzeye dönüştürülmüş olan bu fabrika, filmin öyküsünün geçtiği gerçek mekân! 
Krakow Leh krallarının eskimeyen tahtı sanki. Bir tepeye kurulu Wawel Kalesi’nin içindeki yapılar da bu tahtın en değerli parçası. Katedral’in altındaki kriptoda krallar ve şairler yatıyor. Kaleyi Eski Kent Meydanı’na bağlayan Grodzka Caddesi’nde yürümekte zorlanabilirsiniz bazen. Alışveriş için mağaza mağaza gezen insanlar ve kaldırımdan yola taşan dondurma kuyrukları nedeniyle!.. Bu caddeden alışveriş etmeden çıkmak çok zor, ama özellikle de geleneksel Polonya el sanatlarına dair eşyalar almak isterseniz gideceğiniz ilk yer Sukiennice. Eski bir kapalı çarşı olan bu yapı Eski Kent Meydanı’nda. Bu çarşıda seramik mutfak eşyalarından ahşap kuşlara, kentteki yapıların kâğıt maketlerinden amber takılara, geleneksel desenli kıyafetlerden keçe çantalara kadar her şeyi bulabilirsiniz. Hediye alacakları kesinlikle mutlu edecek bir yer Sukiennice! Kapalı çarşının üst katında ise XIX. yüzyıl Polonya resim sanatının başyapıtlarının sergilendiği Ulusal Müze var. Bir taşla iki kuş! Güzel sanatlar ve el sanatları Sukiennice'de birbirini tamamlıyor. Ardından Avrupa’nın en güzel meydanlarından birinde üzeri karamelize soğanlı Polonya mantısı pierogi yemek ve üstüne bir kahve yudumlamak var ucunda. 
Sukiennice’nin karşısında Krakow’un mimari mücevherlerinden biri duruyor: Mariacki Bazilikası. Mavi renkli tavanı, ünlü ressamların elinden çıkan vitray ve heykelleri, paha biçilemeyen altarı ile ünlenen bu Gotik bazilika XV. yüzyıldan beri bulutlara dokunmaya çalışıyor. Kent meydanını seyretmek için bazilikanın kulesine çıkmış turistlerin şaşkın bakışları altında bir trompetçi, kulenin dört bir yanındaki pencereleri dolaşarak çaldığı ezgiyi her seferinde yarım bırakıyor! Saat başı tekrarlanan bu yarıda bırakışın tarihî bir nedeni var. Bir sabah vakti uykuda olan kent halkına düşman saldırısını haber vermek için çalgısını üflediği sırada bir okla can veren trompetçinin anısını yaşatmak. Aslında Krakow’un geçmişinden süzülüp gelen bu inanış ve efsaneler kentin her yerinde karşınıza çıkıyor. Wawel Kalesi’nin altındaki ejderha heykeli de varoluşunu bu efsanelerden birine borçlu. Bu ejderha Krakow’un simgelerinden biri hâline gelmiş ve çevresinde toplanan yüzlerce kişi onun arada bir ağzından çıkardığı gerçek aleve tanık olabilmek için bekliyor. 
Krakow gururlu ve entelektüel bir kent. Krakowlular yeniliklere açık ve çok kültürlü bir bakış açısına sahip. Bir kadın şair, Wislawa Szymborska Polonya şiirini buradan Nobel Edebiyat Ödülü'ne taşıdı. Bilim kurgu edebiyatı ustası Stanisław Lem ve yönetmen Andrzej Wajda Krakow’da eğitim gördü. Tadeusz Kantor ünlü tiyatrosunu burada kurdu. Nobelli bir başka şair Czesław Miłosz ile ressam ve tiyatrocu Wyspiański bu kentte yaşadı. Avrupa’nın en köklü üniversitelerinden biri olan ve tarihi XIV. yüzyıla uzanan Jagiellonian Üniversitesi kentin bu birikimine büyük katkı sağlıyor. Mutlaka görülmesi gereken bir bölümü ve müzesi var: Collegium Maius. İçinizde Orta Çağ’a dalmışsınız duygusu uyandıran küçük bir avludan kentin ve bilimin tarihine gidiveriyorsunuz.
Krakow, “Burada nasıl zaman geçireceğiz?” sorusu sorulmayan kentlerden biri. Bilakis, “Keşke birkaç gün daha kalabilseydik!” duygusu yaşatıyor size. Akşamları Aziz Wojciech Kilisesi’nde Royal Chamber Orkestrası’nı mı dinlesem yoksa Aziz Piotra ve Pawła Kilisesi’nde Vivaldi mi dinlesem? Vistül Nehri kıyısındaki tekne-restoranlardan birinde Wawel Kalesi’ne bakarak mı yemek yesem yoksa ana meydana bakan restoranlarda mı? Barbakan’ın duvarlarına asılı yüzlerce tablodan birini mi alıp eve götürsem yoksa Sławkowska Sokağı’ndaki seramik dükkânlarından tabak çanak mı alsam? Hatta, “Tatilimi üç gün daha uzatıp Zakopane’ye giderek Tatra Dağları'ndaki Morskie Oko Gölü’ne giden patikalarda nefesimi aça aça yürüsem mi?” diye soruyorsanız kendinize, haklısınız, evet! Krakow geri dönülmesi zor kentlerden biri, kaldıkça kalası geliyor insanın burada! Ben de kendi kentime, İstanbul’a dönerken, Chlebowski’nin İstanbul’da yapmaya başladığı ve şimdi Krakow’da bulunan Fetih tablosunun doğduğu kente bir gün geri dönmesini diliyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi