Atların özgürce koştuğu, Rusya’nın özerk bölgesi Başkortostan’ın başkenti yemyeşil Ufa, daha ilk adımda farklılığını hissettiriyor.

Başkurtların diyarı Ural Dağları'nın eteğindeki Ufa’yla karşılaştığımda büyüleniyorum. Başkortostan'ın sevimli başkenti bir düzlüğe kurulu. Saat henüz çok erken, uykusuzum, buna rağmen yeni bir yer keşfederken hissettiğim heyecan seyahatim boyunca yanımdan ayrılmıyor. Çünkü görür görmez beni şaşırtmayı başarıyor şehir. 
Dağlar, nehirler ve tabii ki atlar bu ülkede bir efsanenin parçası. Kitaplar dolusu destanlara sahip Başkurtların başkentinde kaldığım otel, ortasında yedi kız heykelinin yer aldığı fıskiyeli bir havuza bakıyor. Bu yedi kız, Kazak kabilesine esir düşüyor, esaretten kurtulmak için kendilerini suya bırakarak ölüyor ve Başkurtların efsanesine dönüşüyor. Şarkılarla nesilden nesile aktarılıyor bu hikâye…
Ufa’daki ilk günüm… Ak İdil (Agidel) Nehri sakince akıyor. Mustay Karim başta olmak üzere birçok şairin üzerine şiirler yazdığı ve hikâyeler anlattığı bu nehri Başkurtların millî kahramanı Salavat Yulaev’in at üstündeki heykeli mağrur bir bakışla izliyor. Salavat Yulaev Meydanı'nda görebileceğiniz bu heykelin etrafı yemyeşil bir parkla çevrili. Park ve heykelin bulunduğu tepeden şehrin büyük bir kısmını görebiliyorsunuz. Ak İdil ve diğer nehirlerin üzerindeki köprüler görülmeye değer.  
Parktan çıkıp şehrin sokaklarına dalıyorum. Ufa’nın modern Rus mimarisini hissettiren şehir planlamasında önemli bir yer tutan parklar ve bahçeler bebekleriyle gezintiye çıkan Ufalıların akınına uğruyor.  1,1 milyon insanın yaşadığı Ufa’da pek çok etnik kimlik olduğu için sokakta çeşit çeşit insana rastlamanız mümkün; Başkurtlar, Ruslar, Tatarlar, Çuvaşlar, Mariler, Ukraynalılar, Mordvalar ve Udmurtlar. Türk yazı dillerinden biri olan Başkurt Türkçesi sayesinde, sokakta Türkçe konuşarak anlaşabileceğiniz insanlar bulabilmeniz mümkün.
Çeşitli milletlerden insanlarıyla Ufa, ibadet yerleri açısından da oldukça zengin. Farklı mimarisiyle Lale Camii (Lala Tulpan) mutlaka görülmesi gereken eserlerin başında geliyor. Minareleri lale şeklinde olduğu için bu adı alan cami, Ufa’nın en güzel yapılarından biri sayılıyor. 
Yol beni Başkortostan Cumhuriyeti Millî Müzesi'ne getiriyor. Bölgeye ait doğal taşlar, hayvan fosilleri, mamut kemikleri gibi buluntuları incelemenin yanı sıra müzede Başkurtların yaşamına ve askerî hayatına dair de çok şey öğreniyorum. Bölgenin tarihine dair ilk bilgiyi 922 senesinde Arap seyyah İbn Fadlan yazmış örneğin. Ünlü Türkolog Zeki Velidi Togan, İbn Fadlan’ın seyahatnamesini İran’da bulmuş ve günümüze aktarmış.
Bölgenin önemli geçim kaynaklarından biri bal. Ağaç kovuklarına yaptıkları kovanlarla bal elde etmeye devam eden halk, eskiden aile adlarını ağaçlarına kazırmış. 
Şehirde bu kadar yürümek karnımı acıktırıyor. Ufa’nın mutfağını da görmek istiyorum. Başkurt kilimlerinin süslediği kocaman bir çadır şeklinde dizayn edilen Azık Tülek restoranına gidiyoruz. Sarımsak, soğan ve et bu mutfağın vazgeçilmezlerinden. Bir de et ve hamur işleri: bişparmak, ölöş, kullama… Hemen hemen her öğün hamur işi yediklerini söyleyebilirim. At etinden yapılma sucuk olan kazılık, millî içecekleri kımız, sütle içilen Başkurt çayı, çayla servis edilen tatlılar sek-sek, bawırhak ve Başkurt balı da sofraların olmazsa olmazlarından…
Bize gün boyu yoldaşlık eden Rustam, akşam bizi önce konsere, sonra tiyatroya götüreceğini söylüyor. O kadar heyecanlıyım ki her yere yetişmek, bu şehrin her metrekaresini görmek istiyorum. Önce Başkurt Opera ve Bale Salonu'na gidiyoruz. Milano’daki, dünyanın en ünlü opera binalarından La Scala örnek alınarak inşa edilmiş. Salonun içinde ünlü balet Rudolf Nureyev’in kıyafetlerinin, ödüllerinin sergilendiği bir bölüm de var. 
Çok da zaman kaybetmeden, Mejit Gafuri Başkurt Devlet Akademi Tiyatrosu'na geçiyoruz. Ufalıların akşamları ve hafta sonları mutlaka etkinlikle geçiyor. Dillerini bilmediğim hâlde Başkurt Türkçesi bir oyunu dakikalarca izliyorum. Biliyorum ki güzel olan her şeyin ortak bir lisanı var. 
Ertesi gün erkenden yola çıkıyorum. Aşılacak çok yol var. Beş altı saat uzaklıkta bir köye gideceğim. Rustam bizi arkadaşı Zahir’e emanet ediyor. Zahir yol boyunca bize Başkurt efsanelerini, hikâyelerini anlatıyor; yolumuz böylece güzelleşiyor. Kayın ve çam ağaçlarının iz sürdüğü yolda karşımıza önce Rus ve Tatar köyleri çıkıyor. Genellikle tek katlı ve renkli evlerin çitleri bile süslenmiş. Ardından Başkurt köylerini de görmeye başlıyorum. Doğada özgürce koşan atlar var her yerde. Zihnimde oraya dair en net görüntü atların özgürce koştuğu stepler. 
Birkaç yüz kilometre kat ettikten sonra Büryen’in Mendeğul köyüne varıyoruz. Köyün girişinde bizi çocuklar karşılıyor. Renkli, çitlerle çevrili, pencereleri işlemeli küçük evler var. Bizim kaldığımız yer de buna benziyor. Yaklaşık iki gün geleneksel Başkurt köylülerinin yaşamına tanıklık edeceğiz. 
Doğanın kalbindeyim; ertesi sabah erkenden uyanıyorum. Ak İdil’in kıyısında biraz yürüdükten sonra ekiple birlikte rafting yapmak üzere yola çıkıyoruz. İki saat süren nehir yolculuğunu Keyekbay köyünde tamamlıyoruz. Biz daha köye gelmeden, ev sahibi Ural her şeyi düşünmüş. Tahta banklarda ateşte pişirdiği yöresel yemekleri yiyip doğayı izliyoruz. Yemekten sonra yöresel yay ile ok atıp ata binerek turu tamamlıyoruz. Ural Dağları'nda teknolojiden çok uzakta, aynı dili konuşmadığım insanlarla, aynı yemeği paylaşıp aynı şeylere gülüyorum. Ufa’ya ilk adımımı attığım gün izlediğim oyun aklıma geliyor. Bizim de bir ortak lisanımız oluyor. 
Zahir bize Ural Batır destanını anlatıyor. Dünyanın en eski destanlarından biri olan Ural Batır'a göre Yenbirde ve Yanbike’nin Ural ve Şülgen adında çocukları olur. Efsane bu ya, iki kardeş birbirlerine karşı mücadeleye girişir. Şülgen bir mağaraya saklanır. Ural da ölümsüzlük suyunu bulur. Ama o ölümsüzlük suyunu “Ben öleceğim bari toprağım ölümsüz olsun.” diyerek toprağa püskürtür. Çocukları olan Nöğöş, Hakmar, Yayık ve İdil; Ural’dan çıkan nehirlerin isimlerini alır. Bu efsane bölge coğrafyasının da kaderini çizer. 
Efsaneyi duyduktan sonra, duvarlarında 16 bin yıl önce yapılmış resimler bulunan Şülgentaş Mağarası’nı daha çok merak ediyorum. Koca taş mağarayı gördüğümde hayretler içinde kalıyorum. Mağara bölümlerden oluşuyor ama mağara resimlerini korumak için bir bölüm dışında diğer katları kapatmışlar. Ziyaretçileri de kısım kısım içeri alıyorlar. Mağara resimleri hayranlık uyandırıcı. Binlerce yıllık bu resimlerde, at ve bir zamanlar bu bölgede yaşayan mamut gibi bölge hayvanları var. Mağaradan çıktığımızda Zahir, şifalı olduğuna inandıkları ırmağın suyundan içmemizi öneriyor. “Bir yerin suyundan içersen o yere tekrar gelirsin.” inancıyla Şülgen’in suyunu kana kana içiyorum. Biliyorum ki bu güzel yere bir gün tekrar geleceğim. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi