Osmanlı’nın fethettiği yerlere gelenek olarak diktiği çınarlardan pek azı ayakta kalabildi. Gölgesinde çay içtiğimiz, sohbetler ettiğimiz bu anıt çınarların öyküsünü biliyor musunuz? İşte Beyazıt’tan Çengelköy’e, Beykoz’dan Emirgan'a dört ulu çınara kısa bir yolculuk…

İstanbullular yazın tadını çıkarmaya başladı. Yüzyıllar önce dikilen çınarların çevresindeki tarihî mekânlarda uzun sohbetler eşliğinde köpüklü kahveler, demli çaylar içiliyor. Gücü temsil eden, “Meyve vermese de gölgesi yeter.” dediğimiz çınar ağacının Türk kültüründe çok önemli bir yeri var. Osmanlı döneminde çınar bir simgeydi; fethedilen yerlere mutlaka dikilirdi. Bu geleneğin kökleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunda Osman Bey’in, Şeyh Edebali’nin dergâhında daldığı bir uykuda rüyasında çınar ağacı gördüğü inanışına dayandırılır. Ben de bu bilgilerin izinde bir İstanbul turu yapmaya, tarihî çınarların gölgesinde çay içmeye karar verdim. 

Beyazıt Çınaraltı
İlk hedefim Tarihî Yarımada'daki Beyazıt Çınaraltı oldu. Topkapı’dan bindiğim tramvaydan Beyazıt durağında inip kalabalığa karıştım. Kapalıçarşı’yı ardımda bırakarak Sahaflar Çarşısı’na girdim. Öğrencilik yıllarımda çok sık uğradığım bu çarşıda kitap kokusunu içime çektim. Çarşının Beyazıt Meydanı’na açılan kapısından geçer geçmez iki asırdır bu meydanı gören dev ağaçlarla karşılaştım. Gölgesinde şairleri, yazarları buluşturan ağaç şimdi seyyar satıcıların meskeni. Etrafını tespih satıcılarının çevrelediği meydanda, sahaflardan aldığı kitaba dalmış öğrenciler de oturuyor. 
Kapalıçarşı ile İstanbul Üniversitesi arasında bir geçiş noktası olan Beyazıt Çınaraltı’nın bulunduğu meydanda II. Bayezid tarafından 1501-1505 yılları arasında yaptırılan Beyazıt Camii'nin yanı sıra Beyazıt Devlet Kütüphanesi var. Yeri gelmişken şunu da ekleyeyim: 1884 yılında kurulan kütüphane, 2017 yılında tamamlanan restorasyon sürecinin ardından öğrenciler için gece de çalışacakları bir mekâna dönüştürüldü. Meydan ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından tarihî karakteri korunarak yeniden projelendirildi. Sahaflar Çarşısı’ndaki kitapçılar projeden çok memnunlar: “O kitap sohbetleri yeniden başlayacak, tarih canlanacak.” diyorlar. Bu temennilerle Sahaflar Çarşısı’ndan ayrıldım. Çemberlitaş’a doğru yürüyüp dillere destan kahvesini içmek için Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ne geçtim. 

Çengelköy Çınaraltı
Renkli, cıvıl cıvıl hediyelik eşyalar arasında, biten kahvemin telvesini fincanda bırakıp ikinci durağım olan Çengelköy’e yöneldim. Denizyolunu tercih edip vapurla Üsküdar’a, oradan da Çengelköy’e geçtim. Çengelköy yazın tadını çıkarıyordu; dükkânlar alışveriş edenlerle dolu, sahil kıpır kıpır. Önce Çengelköy Börekçisi’nden cevizli-peynirli el açması börek alıp Çınaraltı Çay Bahçesi’nin sokağına saptım. Daracık sokağın girişinde misafirlerini karşılayan bir ev sahibi gibi, üzerinde “780 yaşında” tabelasını gururla taşıyan ulu çınar, gölgesinde İstanbulluları ağırlıyor. Karşısında muhteşem Boğaz manzarası. Köşesinde "Çınarlı Camii" olarak anılan Hamdullah Paşa Camii. Civarında ise birbirinden farklı müdavimleriyle kafeler sıralanmış. 
Osmanlı tarihi kadar uzun bir geçmişe sahip bu çınarın gölgesinde 1968 yılından beri var olan çay bahçesi, müdavimlerinin yanı sıra Boğaz’ın öteki yakasından gelenleri, sırt çantalı turistleri, sıkça selfie çeken çiftleri, gelecek hayalleri kuran gençleri ve iki lafın belini kırıp dertlerini birbirlerine ve denize döken dostları bağrına basmış. Şanslıydım çünkü hem tarihî çınarı hem de Boğaz manzarasını görebileceğim bir boş masa buldum. Limonlu, açık çayımı söyledikten sonra denizin kokusunu içime derin derin çekerek 780 yılı ardında bırakan çınarı doyasıya seyrettim. 
Dallarını artık taşıyamayan koca çınar demir destekle sağlama alınmış. Çınarın budanması kasım ve mart aylarında, bakımı ise yağışların büsbütün dindiği haziran ayında yapılıyor. Dalların tamamen kuru olması gerekiyor. İlaçlama yapılıp çürükler ve yaralar tespit ediliyor, çam katranı ile yaralar temizlenip yarılma ve çatlaklar paslanmaz esnek çelik tellerle bağlanıyor. Emin ellerde bakımı yapılan bu koca çınara “En kısa zamanda yeniden görüşmek üzere.” deyip Beykoz’a doğru yola çıkıyorum. 
Beykoz’un Zafer Çınarları
Beykoz Meydanı'nda herkes bir yerlere yetişme çabası içinde... Meydandaki İshak Ağa Çeşmesi’nin önünde yükselen 286 yıllık ulu çınar hemen gösteriyor kendini. 80 yaşlarında, semtin yerlisi olduğunu tahmin ettiğim bir amcaya yaklaşıp gölgesinde dinlendiği bu ağacı soruyorum. Sakince anlatıyor: “Kızım, Beykoz’un çınarları meşhurdur. Fatih Sultan Mehmet zamanından... Buradaki çeşmenin suyu da çok şifalıdır.” Çınaraltında dinlenen amcanın dediği gibi, Beykoz’daki çınarların "doğum tarihi" gerçekten de Fatih dönemine kadar gidiyor. Tokat’ın Osmanlı orduları tarafından fethedildiğinin haberi, Fatih’e bu yörede avlanırken gelir. Fatih bu fethin anısını canlı tutmak için bölgeye çok sayıda çınar diktirir. Suyu şifalı olarak bilinen İshak Ağa Çeşmesi ise XVIII. yüzyılın ortalarında yaptırılmış. 
Marketi, manavı, balıkçısı, kasabı ve alışveriş mağazalarıyla Beykoz’un en hareketli alanını ve çınarları ardımda bırakıp sahile yöneliyorum. Çınarın 50 metre ilerisinde sekiz dokuz masalı, deniz kıyısındaki Dalyan Kafe çay molası için harika bir nokta; çayı taze, Boğaz manzarası şahane. Müşterilerinin büyük bir kısmı Beykoz sakini olmalı. Akşama ne pişireceklerine karar veren hanımefendiler birbirleriyle tarif alışverişi yapıyor. Gelip geçen gemileri seyrederken zamanın nasıl akıp gittiğini anlamıyorum. Akşam vakti, çınarlara veda edip huzur içinde evime döndüm. 

Emirgan Çınaraltı
Ertesi sabah erkenden, “Çınarlardan bahsedip Emirgan'a uğramamak olmaz.” diyerek yola çıktım. Taksim’den bindiğim Sarıyer otobüsünde cam kenarına oturup tekneleri; balık tutanları, yürüyüş yapanları, koşanları izleyerek vardım Emirgan’a. Yol boyunca sanki birkaç mevsim birden yaşandı İstanbul’da; rüzgâr çıktı, yağmur çiseledi, güneş açtı... Işık içinde indim Çınaraltı Durağı’nda. İstanbul’da adını gölgesindeki kafeye veren diğer bir çınar da Emirgan çınarı. 300 yaşında olduğu söylenen ve hâlâ heybetiyle dimdik duran çınarın gölgesinde kurulan Tarihî Çınaraltı Çay Bahçesi’nin doğum tarihi ise kaynaklara göre 1854. 
Bugün çevresinde menüleriyle zengin birçok kafe olsa da, Emirgan Çınaraltı’nın tarihte önemli bir yeri var. 1950’li yıllarda çınaraltı bir nevi "akademi" imiş. Yahya Kemal, Faruk Nafiz Çamlıbel, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Behçet Kemal gibi yazar ve şairler salı ve cuma günleri burada buluşup derin sohbetlere dalarmış. Onların bu edebî sohbetleri çınaraltını bir okula dönüştürmüş. Hatta bu buluşmalar Orhan Seyfi Orhon’a Çınaraltı adlı dergiyi bile çıkarttırmış. Şimdi kahvemi içtiğim bu mekân, kim bilir kaç şaire ilham vermiş! 
Masalardan şen kahkahaların yükseldiği, dostlarla sohbete dalmış insanların neşesinin etrafa yayıldığı Emirgan Tarihî Çınaraltı, kahvaltısıyla nam salmış. Taş fırında pişen özel simidi rağbet görüyor. Kafenin özgün yemeği ise “pofuduk omlet”. Tarihî çınar, Emirgan Korusu’na çıkan yolun başında. Bir yanında 1844 yılında Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan, şimdi kafe olarak değerlendirilen Muvakkithane, yani camilerin yanında kurulan ve güneşin hareketlerine göre namaz vakitlerinin belirlendiği yer bulunuyor. Diğer yanında ise 1781 yılında I. Abdülhamid'in erken yaşta vefat eden Şehzade Mehmed ve onun annesi Hümâşah Hatun adına yaptırdığı Hamid-i Evvel Camii yükseliyor. Bu görkemli tarihî yapıların arasında kısa bir gezinti yaptıktan sonra turumu İstanbul’un en önemli sanat rotalarından birinde noktalamaya karar veriyorum. Çınarı arkamda bırakıp Tarabya’ya doğru yöneliyor, tüm ihtişamıyla yükselen Sabancı Müzesi’ne giriyorum. Ardımda keyifli bir rota, içimde yaz coşkusu, burnumda denizin kokusu... İstanbul’un bana sunduklarına şükrediyorum bir kez daha.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi