Azerbaycan’ın Gence şehri kültürel zenginlikleri, doğal güzellikleri ve zümrüt rengi topraklarıyla kâşif ruhlu konuklarını bekliyor.

Gence’ye vardığım andan itibaren tertemiz bir havayla ciğerlerim bayram ediyor. Güler yüzlü, yardımsever ve misafirperver Azerbaycan Türklerince karşılanmak ayrı bir mutluluk. Bu mutluluğu pekiştirmek için şehir meydanındaki Han Bağı'na gidiyorum. Sabah yürüyüşüne çıkanlar, koltuğunun altında tavlaları ve satranç takımlarıyla rakip arayan gençler ve yaşlılar, ulu çınarların gölgesindeki bu parkta kuş sesleri arasında günü selamlıyor.  
Han Bağı’ndan geçerken gaval, tar ve kemençe çalan bir gruba rastlıyorum. Neşeli nağmeleri öylesine davetkâr ki durup bu küçük orkestrayı dinlememek haksızlık. Bir köşede onları dinlediğim fark edilince de hemen çay içmeye davet ediliyorum. Azerbaycan’da çay her zaman reçelli, limonlu, şekerli sunuluyor. Demlikten dökülen çayın alışkın olduğumuz gibi buruk değil, daha yumuşak, kokulu bir tadı var. Hediye olarak Azerbaycan çayı almayı aklımın bir köşesine not ederek yürümeyi sürdürüyorum.  
Gence’de her adımda tarihten bir parça görmek mümkün.  1918 yılında Türk dünyasında ve Müslüman Doğu'da ilk cumhuriyet olan Azerbaycan Cumhuriyeti, başkenti Gence olmak üzere kurulmuştu. Yanından geçtiğim ilk parlamento binasının restorasyonunda çalışan işçiler 100. yıl kutlamalarına yetişmesi için erkenden kolları sıvamışlar.
Yoldan gelenleri ağırlayan kervansaray, Çökek Hamam ve Şah Abbas Mescidi kırmızı kerpiç tuğlalarıyla sapasağlam ayakta. Namaz vakti için abdest alanlarla çevre kalabalıklaşıyor. Giriş kapılarının önünde sırtımı verdiğim ulu çınarlar 1606 yılında dikilmiş, mescit ile aynı yaştalar. Mescidin karşısında ise burada pek sevilen mert Cavad Han’ın türbesi var. Kısmet o ki tam 114 yıl sonra özgür Azerbaycan’ın bayrağı yine başkent olarak ilk Cavad Han’ın Gence’sinde dalgalanıyor. 
Dondurmacıların çağırışları ve çocukların kahkahalarıyla şenlenen Haydar Aliyev Parkı’nı bir takın üzerinden fotoğrafladıktan sonra gün batımında şehrin ünlü yürüyüş caddesi Cavad Han'ı arşınlayıp güzel bir akşam yemeği ve ünlü Gence baklavasıyla ilk günümü noktalıyorum. 
Ertesi günüm, Gence’nin meşhur kaymağı, harika balı ve incecik lavaşıyla yaptığım kahvaltıyla başlayıp şehri çevreleyen yemyeşil bakir ovalara, vadilere ve göllere uzanan yaklaşık bir buçuk saatlik yolculukla devam ediyor. Taş ve bakır madenlerinde çalışanların yaşadığı kasabalarda fotoğraf molaları vererek Xoşbulaq’a varınca iyice neşeleniyorum.
Masmavi gökyüzünü yansıtan gölün muhteşem manzarasına nazır, yol kenarında eski bir kuyu ateşinde Ruhiyye teyzenin tandır çöreği hazırladığını görünce hemen duruyorum. Sıcacık çöreklerimizin yanında ünlü şor peyniri, mutabbal peyniri, dovğa, çeşitli reçeller ve altın otu çayıyla minik bir şölen sofrası kuruluyor. Buradan minnettarlıkla ayrılarak Şemkir’e doğru yola düşüyorum.
VI. yüzyıldan kalma, açık kent müzesi olarak tamamlanması planlanan, kazı çalışmalarının devam ettiği antik Şemkir Qalası'nı da geçerek Gedebey’e yaklaşınca yolun arabayla gidilen kısmını kat etmiş oluyor, inip patates tarlaları arasından yürümeye başlıyorum. Vadi eteklerinde otlayan koyunların çıngırak sesleri kulağıma çalınıyor; güneş ise yüzümü ısıtıyor. 20 metre yüksekliğinde eski bir taş köprünün üzerinde bakir doğanın ortasındayım; önümde yükselen dağların karlı zirveleri. Betonarme bir tek yapının olmadığı toprakların tadını çıkarıyorum. Bu güzelim doğayla iç içe, otantik bir tarım turizmi oluşturmak için altyapı çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. 
Bugünün son ziyaret noktası, adını 1139 yılındaki deprem sırasında Kepez Dağı’ndan kopan parçalarla oluşan göllerden alan Göygöl Millî Parkı. Akşam tam gün batımı sonrası geldiğim için serin ve sakin. Sazlıkların kıyısında saçlarımı dalgalandıran hafif dağ meltemine karşı, göl kenarındaki tırabzanlara yaslanıyor, gökyüzünde yavaş yavaş beliren yıldızlara bakıyorum. Neredeyse 900 yıl önce ilk defa bu göl kıyısında akşam gün batımında yaktığı ateşte yemeğini pişiren çobanı düşünüyorum. Hayat koşturmacası o kadar uzakta kalıyor ki, acaba hiç geri dönmesem mi diye düşünüyorum. Tam o sırada uzaktan bir kurt uluyor. Biraz sonra gelen bir baykuş sesi, karanlık iyice çökmeden adımlarımı sıklaştırıp dönüş yoluna koyulmam için sanki beni uyarıyor. 
Yeni güne şehrin en güzel ziyaret noktasından, 5. İmam Muhammet Bağir’in oğlu İbrahim’in VIII. yüzyıldan beri istirahatgâhı olan yerden başlıyorum. İbadet için gelip parası olmayanların bilabedel kalabileceği bir otel de bu sırada eklenmiş.  
Evliya mezarları arasından yeni mescit girişine ilerlerken bana uzatılan şal mis gibi kokuyor. İçeride ise kırlangıç sesleri eşliğinde İbrahim’in mezar üstü abidesi çok çarpıcı. İmamın sesi kubbede yankılanırken, türbe içerisinde genç kadınlar kim bilir hangi muratları için dualar ediyor. Sıradaki durağım Kafkasya’nın incisi Nizâmî’nin türbesi. Kendisinden sonra gelen Fuzuli, Mevlâna gibi isimleri etkileyen büyük düşünür, aynı zamanda şair, evliya, filozof ve bilim adamı Nizami'nin... 
XII. yüzyılda Azerbaycan’da bilinen ilk kadın müzisyen, besteci ve şair olan Mehseti Gencevi’nin adını taşıyan sanat müzesi ilgimi çekiyor. Müze içerisindeki tezgâhlarda modern ve klasik halılar sipariş üzerine de dokunuyor. Sadece geometrik desenler değil, dokuma ustasının kendi hikâyesini anlatmak için sol alttan sağ üste okunacak şekilde figürler de dokuduğu halılar bunlar. Değeri binlerce euro'yu bulan el yapımı bu halılar, üzerlerindeki figürlerin hikâyeleri anlatılarak yeni sahibine teslim ediliyor. 
Turist yoğunluğunu modern Bakü’ye kaptırıyor olsa da gezimiz sonrasında Azerbaycan kültürünü yaşamak için uğranması gereken Gence’ye hak ettiği değeri bu ziyaretinizde vereceğinizden eminim. Kalan “manat”larımı bir daha geleceğime emin olarak bozdurmadan, Azerbaycanlı dostlarımla tekrar görüşmek üzere sözleşerek yola çıkıyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi