Bir yanda Kolonyal dönemden kalma tarihî binaları, diğer yanda tropik bitkilerle dolu parkları ve cıvıl cıvıl caddeleriyle Bogota, Güney Amerika’nın en kendine özgü kentlerinden biri.

Kolombiya’nın başkenti Bogota’nın 2 bin 630 metre rakımda bir platoya kurulu olduğunu bilmek beni mutlu ediyor! Çünkü bu, uçağımın yeryüzüne daha erken ineceği anlamına geliyor! Şehirde başımı döndüren ilk şey elbette yükseklik. Alışana kadar yavaş yürümeli ve bol su içmeliyim. Ancak biraz zaman geçtikten sonra yüksekliğin etkisi yerini başımı döndüren bir başka şeye; rengârenk bir Latin Amerika ruhuna bırakıyor. Tablo güzelliğindeki duvar resimleri kahve kokularına, ağaçlardan havalanan papağanların kanatları El Dorado efsanesine karışıyor. Her iki sözünden biri “teşekkür ederim” olan yerli halkın naifliği söylencelerle buluşuyor, neşeli yerel müzikler onlara eşlik ediyor.
Şehrin doğusundaki Monserrate Dağı hangi noktada olursanız olun görünüyor ve bakışınızı bir mıknatıs gibi kendine çekiyor. Dağın tepesine teleferikle çıkmadan önce güneş koruyucu sürüyorum. Çünkü yukarıda tam 3 bin 152 metrede olacağım; güneş ışınları tenime daha güçlü gelecek. Teleferikten inince ilk gördüğüm, her yıl on binlerce kişinin ziyaret ettiği kilisenin basamaklarında bir aşağı bir yukarı koşarak nefes egzersizi yapan lise öğrencileri! Şehri bu kadar yüksekten görmek bir bulutun balkonunda oturuyormuşum gibi bir his uyandırıyor içimde. Buradaki restoranlar ise özellikle akşam yemeği ve Bogota’yı ışıklarını yakmış bir düğün alayı gibi görmek için ideal. 
La Candelaria bölgesi müzeler ve Kolonyal dönemden kalma binalarla dolu. Latin Amerika’nın büyük kahramanı Simón Bolívar’ın adını taşıyan meydanın çevresinde Ana Katedral, Adalet Sarayı, Belediye Başkanlığı Ofisi gibi binalar var. Günün her saati hareketli meydanda havalanan güvercinlerden kalan boşlukları el tezgâhlarında yiyecek satanlar ve turistler dolduruyor! 125 yıldır perde açan Teatro Colón’da bir etkinliğe katılma imkânı bulamayanlar rehberli turla tiyatronun tarihini ve localardaki "fısıltıları" öğreniyor. 
Bogota’da caddeler isimlerle değil, numaralarla adlandırılmış. Kuzeyden güneye inenlere carrera, doğudan batıya gidenlere calle deniyor. Ücretsiz gezilebilen üç önemli müze Calle 11’de yan yana sıralanıyor; Botero ve Modern Sanatlar müzeleri ile Banco de la República’nın eski para koleksiyonunun sergilendiği Casa de Moneda. Botero Müzesi’nde Kolombiyalı ressam Fernando Botero’nun heykelleri, tabloları ve çizimlerinin yanı sıra kendi koleksiyonundan müzeye armağan ettiği Monet, Picasso, Renoir, Dali gibi sanatçılara ait eserler de bulunuyor. Şehirde benim gibi kitap kurtlarının mutlaka uğraması gereken bir yer de var: Gabriel García Márquez Kültür Merkezi’ndeki kitapçı. Ünlü yazarın romanlarındaki kahramanlar kadar renkli ve ilginç kitaplar var burada. Ancak “Büyülü Gerçekçilik” akımından nasibini alan kitapları uzun süre karıştırdığınızda sayfaların arasından sarı kelebekler uçuşmaya başlarsa bir kahve molası vakti gelmiş demektir! 
Has kahvenin ana vatanında kahve istemenin de, içmenin de kendine has bir güzelliği var. Kolombiyalıların da tercih ettiği gece kadar siyah klasik kahveye tinto deniyor. Sokaklarda büyük termoslarıyla tinto satan çok sayıda satıcı var. Bu kadar koyusunu içemediğim için perico denen sütlüsünü tercih ediyorum. Derken duyduğum sesler artık kahve öğütme makinesinin sesi değil! Kulağıma gelen kıvrak müzik beni Carrera 7’ye götürüyor. Trafiğe kapalı bu geniş caddede neredeyse on adımda bir sokak sanatçısı var. Carlos Gardel’in tangolarını söyleyenler, garip kıyafetler içinde kıpırtısız duranlar, salsa yapanlar; ressamlar, pandomimciler… Caddenin sonunda şaşkınlığım bir adamın yaptığı kıvrak dansla bin kat artıyor. Kendisini izlediğimi görünce gülümseyerek kimliğini çıkarıp gösteriyor; 84 yaşında olduğuna inanamıyorum! Latin Amerika’nın sıcakkanlı ruhu yaş maş dinlemiyor. Biraz ötede körlerden oluşan bir vallenato müzik grubu şarkılar söylüyor ve ben onları dinlerken Bogota’nın kocaman bir müzik kutusu olduğunu düşünüyorum. Andlıların tipik bir lezzeti olan ajiaco çorbasını içerek uzun bir günün sonunda akşam yemeğime başlıyorum. 
İkinci günüm Ulusal Müze gezisi ile başlıyor. İspanyollardan önce bu topraklarda yaşayan Muisca ve Tayrona halklarına, Kolonyal döneme, bağımsızlık ve sonrasına ait eserlere adanan bu müze, eski bir cezaevi binasında can bulmuş. 17 büyük salonda Kolomb öncesi dönemden kalan mumyalardan, etnik heykelciklere kadar tarih meraklılarının ilgisini çekecek birçok şey sergileniyor. Kolombiya’nın gerçek köklerini tanımak için önemli bir kaynak olan müze asla es geçilmemeli. 
Şehirde o kadar çok bisiklet var ki, bir tanesi hızla geliyor ve Jesse Cook’un zihnimde sürekli çalan "Bogota by Bus" ezgisindeki otobüse çarpmak üzereyken sıyırıp geçiyor! Bu ezginin zihnime dayattığı otobüs kavramından kurtulmalıyım! Çünkü 300 kilometreyi aşan uzunluğuyla bisiklet yolları, bir zamanlar “Latin Amerika’nın Atina’sı” olarak nam salan Bogota’ya “Latin Amerika’nın Amsterdam’ı” dedirtebilir! Ama siz yine de “Bogota Bogota’dır!” diyerek kenti keşfetmek için bir bisiklet kiralamayı ihmal etmeyin.
Bogota’yı özgün kılan unsurlardan biri de duvar resimleri. Burada yaşasaydım eğer, tarihe adını yazdırmış ünlü ressamların tabloları kadar güzel olan bu resimlere bakayım derken gideceğim yerlere hep geç kalırdım! Kimi yerel motiflerle bezeli, kimi ironik, kimi eğlenceli yüzlerce duvar resminin başyapıtlarını görmek ve sanatçılarının hikâyelerini dinlemek için iki buçuk saat süren tura katılabilirsiniz. Bu turun rotasında Bogota’nın kurulduğu mahalle olduğuna inanılan Chorro de Quevedo da var. Tarihî bölgenin kalabalığından uzakta, Zona Rosa ve Zona G semtlerinde gurme restoranlar ile tasarım mağazaları bulunuyor. Park 93 ise Simón Bolívar Parkı ve Ulusal Park gibi çok büyük parklara göre daha küçük olmasına rağmen etrafındaki şık restoran ve kafelerle büyük küçük herkesi mutlu ediyor. 
Carrera 6’daki zümrüt dükkânları müşteri bekleyedursun, yüzyıllar boyunca kendisine sahip olmak isteyen herkesin kalp atışını hızlandıran bir başka maden olan altın, binlerce parçanın sergilendiği Altın Müzesi’nde göz alıyor. Yalnızca Kolombiyalıların değil, tüm Latin Amerikalıların altın peşindekiler yüzünden başlarına gelenleri de anlatan müzede sergilenenler o kadar etkileyici ki, günümüz tasarımcılarının bu müzeyi mutlaka görmesi gerek. Kuyumculuğu heykeltıraşlık mertebesine yükseltmiş Muisca halkının eseri Balsa Muisca müzenin başyapıtı. Bu parçanın heyecanıyla yürürken, görevli tarafından Sala de la Ofrenda denen odaya yönlendiriliyorum. Yuvarlak odaya girdiğimde kapılar kapanıyor, sessizlik yerini bir Şaman müziğine bırakıyor; simsiyah odada Guatavita Gölü kadar mavi bir ışık beliriyor ve çakan şimşekler camekândaki altınları tek tek parlatmaya başlıyor! İşte o zaman başımın dönmesiyle başlayan seyahatim, yine bir baş dönmesiyle bitiyor… Bunun nedeni elbette Bogota’da gördüklerimin güzelliğinden doğan mutluluk. Bu duygu, Kolombiya’nın başkentinden ayrıldıktan sonra bile etkisini yitirmiyor.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi