İstanbul, paha biçilemez kutsal hatıraları tam 500 yıldır Topkapı Sarayı'nın görkemli Has Oda'sında saygıyla saklıyor ve koruyor. İpeklilere sarılıp saklanmalarından modern teknolojiye uzanan sergileme sürecini işin ustalarından dinledik.

Zamanın uçsuz bucaksız ufkunda kaybolmayan şehirler vardır. Yazgısı kurulduğu gün biçimlenen ve asla gözden düşmeyen şehirler... İki kıtayı kavuşturan, üzerinde üç kadim medeniyet kurulan İstanbul, tarihin sayfalarından taşan ihtişamlı geçmişiyle, insanlığın ortak mirasını bağrında yaşatmaya devam eden ender şehirlerden biridir. Sokaklarında dolaşmanın, Boğaziçi’nin mavi sularını izlemenin ve hatta hakkında yazılan birkaç dizeyi bile okumanın insanı farklı bir ruh hâline sevk edeceği bu eşsiz şehir size kendinizi hep ayrıcalıklı hissettirir. Burada Ayasofya’dan Süleymaniye’ye kubbeler manevi bir dünyaya açılır. Dinleri hoşgörüyle birleştiren İstanbul’un dokusunu paha biçilemez kılan en önemli detay, 500 yıl önce Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi’yle İstanbul’a getirdiği ve zaman içinde sayısı devamlı artan Mukaddes Emanetlerdir. Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen bu paha biçilemez hatıraların sergilenmeleri, korunmaları ve bakımları hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak üzere bu alanda özel çalışmalara imza atmış isimlerle buluştum. Mukaddes Emanetlerin saklanmalarının ve tarih boyunca gördükleri onarımların detaylarını dinledim.  
Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Dairesi Sorumlusu Sevgi Ağca Diker ile sarayın ihtişamlı atmosferinde bir araya geliyorum. Sevgi Hanım, İslam âleminin en kıymetli objeleri olan kutsal hatıralar ve bu hatıraları bağrında saklayan yapılarla ilgili muazzam bir kaynak olan Hırka-i Saadet adlı kitabın da yazarı. Kendisine geleneksel olarak sarayın Mukaddes Emanetleri koruma yaklaşımını soruyorum: 
“Hırka-i Saadet’in altın mahfazalar ve özel yapılmış yedi kat ipek bohçalar içine kat kat sarılarak muhafaza edilmesi, kondisyonunun bozulmasını ve toza maruz kalmasını engelleyerek yüzyıllar boyunca iyi korunmasını sağlamıştır. Sakal-ı Şerifler, cam mahfazalar içinde, yedi ila dokuz kat arasında değişen ipek bohçalara sarılıp ahşap kutular içinde muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kılıcı, halifeler ve sahabelere ait kılıçların saraydaki sanatçılar tarafından bazıları birer sanat eseri gibi yapılan kabza ve kınları sayesinde korunmuş, ayrıca kınlarıyla muhafaza edilecekleri ipekli kumaşlardan özel olarak yapılmış torbalar içinde muhafaza edilmişlerdir. Deri üzerine yazılmış, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) İslam'a davet mektubu, Hz. Osman’a (r.a.) atfedilen ceylan derisine yazılmış Kur’an-ı Kerim ve Naleyn-i Saadetler gün ışığından etkilenmemeleri ve daha nice yüzyıl boyunca korunabilmeleri için sadece ramazan ayında sergilenmekte, Ramazan Bayramı’ndan sonra tekrar dinlendirilmektedir.” 
Topkapı Sarayı’nın vakur ortamından ayrılıyorum. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hasan Fırat Diker ile bir araya geliyoruz daha sonra. Hasan Hoca, Topkapı Sarayı’nda Silah Seksiyonu ile Mukaddes Emanetler Dairesi’nin restorasyon ve sergi tasarımında imzası olan bir isim. 2007 yılındaki restorasyonun ve sergi düzenlemesinin Mukaddes Emanetler Dairesi’ni gerek müzecilik gerekse tasarım açısından uluslararası standartlara taşıdığını belirtiyor ve ekliyor: “Yeni sergi düzeninde eserlerin konularına göre her mekâna ayrı bir tema atfedildi. Sergilenen eserlerin anlam bütünlüğünü vurgulamak için yapılan bu düzenlemede, sergi alanına giriş mekânı olan Şadırvanlı Sofa’ya Kâbe, Destimal Odası’na Peygamberler, Arzhane’ye Hz. Peygamber (s.a.v.) temaları atfedildi. Sergi alanına eklenen Silahtar Hazinesi’nin birinci bölümü olan mekân, Kur’an-ı Kerim okunacak bölüm olarak tanımlandı. Silahtar Hazinesi’nin ikinci bölümü hem müze hem de seksiyonun gereksinim duyduğu süreli sergiler için kullanılan bir salon hâline getirildi. Özgün süslemede yoğun olan turkuaz rengi, vitrinlerin arka cam yüzeylerinde yarı saydam biçimde ele alındı. Kullanıcıların hatıralarına binaen önemsenen bu eserlerin renk armonisi içinde kaybolması böylece engellendi. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kılıçları dışında, sergideki bütün kılıçlar bu proje kapsamında geliştirilmiş mıknatıs güçlü sergileme düzeneğiyle uçları yere bakacak şekilde sergilenmektedir.”
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Mukaddes Emanetlerin İstanbul’daki yolculuğunu dinlemek üzere, aileden kalemkâr Semih İrteş’i ziyaret ediyorum. Valide-i Atik Külliyesi Tekke binasındaki atölyesinde, bir Mimar Sinan eserinde Mukaddes Emanetler Dairesi’ndeki çalışmalarından büyük bir heyecanla söz ediyor Semih Bey. Has Oda’nın kalem işi çalışmalarının ve çinilerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı dönemlerinde gördüğü onarımlara ve bunlardan kaynaklanan üslup çeşitliliğine değiniyor: “Has Oda’nın kalem işi açısından son şeklini alması Sultan Reşat’ın cülusundan sonradır. Klasik motifler Batı etkisiyle yeniden üsluplaştırılmıştır bu dönemde. Yapılan son restorasyon çalışmalarında bu çağın kalem işi tezyinatı korunmuştur. Manevi yönü bu denli büyük bu emanetler ülkemiz ve İslam âlemi açısından güç kaynağıdır. Hem mekân hem de emanetler açısından baktığımızda, burayı geleceğe eksiksiz olarak aktarmak önceliğimizdir. Yapılan son restorasyonda süsleme tezyinatının daha uzun yıllar yaşamasını sağlamayı hedefledik.” 
Yüzlerce yıl ipekli kumaşlara sarmalanarak korunan, günümüzde çağın teknolojisine uygun biçimde muhafaza edilen Mukaddes Emanetler ile Has Oda, Topkapı Sarayı’nın en çok ziyaretçi alan bölümü olmaya devam ediyor. Has Oda’ya geçip Mukaddes Emanetleri yeniden itinayla yerleştirildiği vitrinlerde izlemek bambaşka bir deneyim. Has Oda’nın güncel sergilere ayrılan kısmında 500. Yılında Mukaddes Emanetler ve Yavuz Sultan Selim adlı sergiyi ziyaret etmeniz mümkün. Sergi, Yavuz Sultan Selim'e ait bazı eşyaların ilk kez sergilenmesi ve Mukaddes Emanetlerin İstanbul’daki 500'üncü yılı dolayısıyla yoğun ilgi görüyor. İstanbul’a gelince; bu güzel şehir evrensel bir mirasın koruyucusu olmayı sürdürüyor. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi