Doğanbey köyü, dünya tarihine, mimariye ve şehirciliğe yön vermiş Antik Çağ filozoflarının, matematikçilerinin yaşadığı bir coğrafyanın parçası. Köyün ilhamla dolu toprakları Mikale Dağı’nın bilgeliğiyle buluşuyor.

Mikale Dağı’ndan esip köyün sokaklarına dolan rüzgârı hissederek ve karşımda sonsuzmuşçasına uzanan Büyük Menderes Deltası’nın gerçek ile rüyayı birbiri içinde eriten manzarası karşısında köyün taşlarını incitmekten imtina ederek yürüyorum. Duvarların, evlerin ruhuna dokunmayı bilen, hayata değer katan insanların yaşadığını öğrendiğim bu köye beni çağıran duygunun peşindeyim. Bazı yolculukları uzun süre planlarsınız, bazıları ise önünüze aniden çıkar ve aslında hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına bir defa daha inanırsınız. Çağrısını bir anda duyup uğruna  yola çıktığım Ege’nin Domatia, bugünkü adıyla Doğanbey köyü, kültürel ve tarihî değerleri koruyup yücelten ruhlarla tanışmama vesile olduğu için bir kez daha şükran duyduğum bir seyahatin odağı oldu.

Bu seyahatte yolum kültürel mirasları koruma yolundaki coşku ve özenlerinin herkese örnek olması gerektiğini düşündüğüm insanlarla kesişecekmiş. Rumca “odalar” anlamına gelen Domatia, insanlık tarihine damga vurmuş filozofların, bugünkü şehirciliğin temellerini atmış Antik Çağ mimarlarının ve büyük düşünürlerin izlerini taşıyan topraklar üzerine kurulu. Çeşitli endemik bitkilerin, zakkumlar ve begonvillerin dolup taştığı sokakları, güneşin açısına göre günün her saati başka bir güzellik sunan sakin atmosferi ile de eşsiz bir köy. Aydın’ın Söke ilçesine bağlı köyün XVIII. yüzyılda kurulduğu ve en yoğun Rum nüfusunun Domatia (Doğanbey) ve hemen yanı başında yer alan Gelebeç köylerinde yaşadığı biliniyor. Burada yaşayan Rumlar, nüfus mübadelesi ile Domatia köyünden göç ederek vardıkları Kavala yakınlarında yeni bir köy kurarlar; Selanik, Bulgaristan, Saraybosna, Arnavutluk ve Girit’ten gelen Müslüman mübadiller de Eski Doğanbey köyüne yerleşirler. 

Ancak köyün mimarisi ve eğimli arazisi sebebiyle burada tarım yapmakta ve yaşamakta zorlanan mübadiller birkaç kilometre ötede, Yeni Doğanbey adını verdikleri köyü kurarlar. Eski Doğanbey olarak günümüze ulaşan köyün sokaklarında, huzurlu meydanlarında, patikalarında dolaşırken büyük bir ciddiyetle ve özenle restore edilmiş evlerin hikâyelerini kendini köyün orijinal hâliyle kalmasına adamış mimar Erhan İşözen anlatıyor. Köyün 1800’lerin sonunda “piyasa” diye anılan hareketli çarşısında o günlerin bereketli ticaretinin izleri; son derece zevkli ürünlerin, pamuk dokumaların desenleri tatlı bir güneş altında bugün de ışıldıyor sanki. Eski ticari yapılar şimdi turizm amaçlı kullanılmayı bekliyor. Sakin sokak aralarında kediler uyukluyor, yumuşak rüzgâra kuşların sesleri karışıyor. Bana yeryüzünün en özel coğrafyalarından birinde olduğumu hissettiren bir auraya sahip köyün çarşısını ve döneminin zarif mimarisini yansıtan, gelinlikçi olduğu bilinen dükkânını geçince, Erhan Bey tarafından rölövesi çıkarılıp restore edilen cami beliriyor önümde. Erhan Bey ve eşi, heykeltıraş Dr. Oylum Öktem İşözen, çocukları gibi ilgilendikleri ve gözlerinden bile sakındıkları köyü gezdirirken bu sokakları binlerce defa adımlamamış gibi coşkulular. 

Onların bu coşkusunun köyü benim gibi bir yabancıya anlatmaktan ziyade, ona duydukları koruma ve yaşatma aşkından kaynaklandığını görebiliyorum. Tutkusunu dokunduğu her yerde yeşerten insanların gönüllü kültür mirası elçiliklerine hayatta çok az tanık olursunuz. Benim için bu köy yürüyüşü, bahsettiğim bu anlardan biri. Hâlihazırda yeniledikleri evler ve restore edilecek binalarla birlikte köyün özgün yapıları dünya turizmine kazandırılacak. İşözen çiftinin anlattığına göre, geçtiğimiz yaz D-Köy adı altında başlattıkları kültür-sanat etkinlikleri bu kez seramik, cam ve resim atölyelerinin de eklenmesiyle daha renkli bir hâl alacakmış. Bir ay boyunca çok değerli akademisyenler dersler vermiş; atölyeler düzenlenmiş; geçen yaz dünyanın birçok noktasından gelen mimarlık öğrencileriyle yaz okulu yapılmış. D-Köy okullarıyla, müzeleriyle, tarihiyle yeni bir platform sunuyor.

Caminin karşısındaki yokuştan köyün yukarı sokaklarına çıkıyoruz birlikte. İleride bereketli Menderes Ovası uzanıyor. Binlerce yıldır orada yetişen zeytin ağaçları yöre halkını bugün de besliyor. Erhan Bey, sadece mayıs ayının ortalarında açan ve bir evin duvarını sarmış çan çiçeğini gösteriyor; meğer tam da o günlerde, çiçeklerin açtığı hafta gelmişim buraya, ne büyük şans benim için! 

Çıktığımız yokuştan inip tekrar köy meydanı tarafına, D-Köy projesinin atölyesine, Erhan Bey ve Oylum Hanım’ın proje kapsamındaki mağaza-kafesine yönelmişken, içimi daha kendisini görür görmez neşeyle dolduran bir hanımefendi geliyor karşıdan. "Nerede kaldınız? Ben de size bakmaya geliyordum." diyerek söze giren bu hanımefendi, II. Abdülhamid döneminin Adana Valisi Şakir Paşa’nın torunu Emel Aksoy. 2014 senesinde tutkusu, birikimi ve estetik beğenisini birleştirerek açtığı Osmanlı Kıyafetleri Müze Evi’ni yalnızca Eski Doğanbey köyüne değil, ülkemizin kültürel mirasına da kazandırmış. Müzenin aslan başlı kapı tokmağını tutup iterek verandaya girer girmez hoş bir koku karşılıyor bizi. 

Kendisinin güzel enerjisi müzenin bahçesine sinmiş sanki. İki katlı evin alt katına çeşitli yörelerin kostümleri ve yeni gelinlerin yöresel kıyafetleri her bir detayı ince ince tasarlanarak özenle yerleştirilmiş. Pul pul başlıklar, şatafatlı gümüş kemerler, rengârenk oyalarla süslü elbiseler... Üst kata bağlanan merdivenlerde Meksika, Ürdün, Avusturya, İsviçre, Kıbrıs, Irak, Japonya’da bu kostümlerin tanıtıldığı defile ve gösterilerden fotoğraflar duvarları süslüyor. Eşsiz koleksiyonun ülkemiz adına dünyaca tanınırlığının getirdiği mutluluk ve gurur hissi bana da geçiyor. Dahası, bu hissin içinde, bir kadının yıllarca köy köy dolaşıp sandıkları açtırarak, kültürel mirasların izini sürerek bir araya getirdiği geleneksel kıyafetlere ve aile yadigârı parçalara karşı derin sevginin ve tutkunun da payı büyük. Duvardaki yazıya takılıyor gözüm: “Eski anılarla, anıların bugünkü dekoru içinde günlerce dolaştım. Sonunda anladım ki ben bu hikâyede sadece bir aracıyım. Öte yandan, benimki bu koleksiyona adanmış bir yaşam.”

Üst kata çıktığımızda bir romanın içine düşmüş gibi hissediyorum kendimi. Son derece değerli etnografik bir koleksiyona sahip müzenin bu katındaki bir oda, Emel Aksoy’un anneannesi için oluşturduğu bölüm, Gelin Odası. Capcanlı, sarı ipek bir kumaştan yapılmış, uçları Brüksel danteli işlemeli bir geceliğin ve sabahlığın yanında anneannesinin düğünde kocasına yüz görümlüğü olarak kahve ikram ettiği zarif fincanlar duruyor. Eski zamanların inceliği ve çekingenliği, zarafeti canlanıyor gözümde sanki… Müzeden çıktığımızda gün akşama dönmüştü. Her köşesinden kültür, mimari, estetik taşan bu köyden ayrılmak zor. Sazlıkların arasından geçip girdiğimiz taşlı köy yolunda zakkumlar ve sapsarı bahar çiçekleri uğurluyor bizi. Merak ve heyecanla ulaştığım, içinde 100 yıl öncesini hissetmekle kalmayıp sanki birebir yaşadığım Doğanbey köyünün bundan 100 yıl sonra da özenli insanlarca korunacağına; zeytinlikler arasında, Mikale Dağı’nın eteklerinde asırlarca yaşayacağına gönülden inanıyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi