Tarihi, kültürü ve mimarisiyle İran'ın simge şehirlerinden biri olan Tebriz, 2018 yılında misafirlerini İslam Ülkeleri Turizm Başkenti unvanıyla ağırlıyor.

Uçak Tebriz’e doğru alçalırken pencereden minarelerin, meşhur Saat Kulesi'nin ve El Gölü’ne kurulu sarayın ışıklarını seçebiliyorum. Gözlerim Matrakçı Nasuh’un İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen Tebriz minyatürüne işlediği camileri, evleri ve bahçeleri arıyor ama gecenin karanlığı buna izin vermiyor; gün doğumunu beklemem ve şehri adımlamaya başlamam gerekecek...

Havalimanından şehre varırken gün ağarıyor. Yaklaşık 1,8 milyon nüfuslu Tebriz, beni şaşırtan bir sessizlik ve sakinlikle uyanıyor. Şehrin en kalabalık noktalarından biri olan Tebriz Çarşısı’na vardığımı telefonda hararetle ticaret konuşan insanlardan anlayabiliyorum. İpek Yolu’nun bu önemli durağında gündelik hayat, telefonları ve yeni ürünleri saymazsak, yüzyıllardır pek değişmemiş gibi... Öyle ya, tarihi MÖ 6 binli yıllara dayanan Tebriz, İpek ve Baharat yollarını arşınlayan kervanların ve dünyayı keşfe çıkan gezginlerin durağı olmuş bir şehir. Ticaretle uğraşıp farklı coğrafyalara açılmakla pekiştirdiği zengin tarihi, kültürel ve mimari birikimi bugün de takdir edilen, hayranlık uyandıran özelliklerinden biri Tebriz'in. 

Tebrizliler neye sahip olduklarının farkındalar. Şehrin en önemli yapılarından Tebriz Çarşısı'nın 2010 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdikten sonra 2013’te biten restorasyonuyla da Ağa Han Mimari Ödülü’nü kazanmasına hiç de şaşırmıyorlar. Bugün Tebriz İran’ın en büyük sanayi bölgelerinden biri olsa da şehir esnafı meyve, sebze, kuruyemiş ve halı ticareti ile uğraşarak tarihî geleneğini sürdürüyor. Aralarından geçip ünlü halı çarşısı Müzefferiye’ye giriyorum. Tebriz halılarının alametifarikası olan madalyonlu şablonun işlendiği halılar çarşının yıldızları edasıyla parıldıyor.  

Diğer yandan, beni büyüleyen çarşının bizzat kendisi oluyor; tavanı bile adeta bir halı ya da mozaik gibi şekiller oluşturan kırmızı tuğlalarla örülmüş... Buradaki yan pencerelerden içeri giren güneş ışığı, sahne spotları gibi içeriye sızıp yere ve rengârenk halılara vurunca ortaya etkileyici bir görüntü çıkıyor. Dükkânların önünde hararetli pazarlıklar yapılıyor. Biraz ötede yaşlı bir adam pazarlıktaki çekişmeden uzak, üzerine oturduğu ipek halının kenarlarını onarıyor tüm sakinliğiyle... 

İran’da halı, bir ev eşyasından çok daha fazlası demek. Üzerinde hayatın, eğlencenin ve doğal güzelliklerin tasvir edildiği halılar, tıpkı Türk kilimleri gibi, birer ifade aracı. Sözlü ve yazılı olanının dışında Tebriz’de bir de “halılı” iletişim var. Bu iletişim yöntemi, Tebriz Belediyesi Müzesi’nde sergilenen, kentin simge isimlerinin ve yapılarının işlendiği devasa halı şeklinde gösteriyor kendini. 

İran görsel ve işitsel sanatların gündelik hayata da yansıdığı; müzik, resim, heykel gibi sanat dallarıyla ilişkinin sürdüğü bir ülke olarak bilinir. Dünya nüfusunun büyük bir kısmı bu ülkenin sanatını internetten dinledikleri, bol ödüllü sinemasından ya da mimarisinden ibaret görür. Oysa İran’da şiirin yeri ayrıdır; Tebriz’in sözlü ve yazılı geleneğinin başköşesinde de şiir oturur. Şairler için özel bir mezarlığı bile bulunan sıra dışı bir şehirdeyim nihayetinde! Şehriyar mahlasıyla tanınan Seyyed Mohammad Hossein Behjat Tabrizi’in mezarı, Tebriz’den ve yolu şiirden geçmiş herkesin uğrak noktası. Ziyaretçiler burada Şehriyar’ın şiirlerini şairin kendi sesinden dinliyor. Mezarlık içindeki mütevazı sergi alanında da Şehriyar ve diğer şairlere ithaf edilmiş eserler bulunuyor. Bana bu durum başta garip gelse de genç bir çocuğun şairin mezar taşına dokunarak sevgisini göstermesiyle dersimi alıyorum; Şehriyar’ın dediği gibi: "Bilsinler ki insan gider adı kalır!"

Müzefferiye’nin yanı başındaki Camii Mescidi’ne yürüyorum; heybetli minareleri çekiyor dikkatimi önce. İçeride ise İran mimarisine özgü bir iklimlendirme sistemi olan şebistanın yaydığı serinlik vuruyor yüzüme. Sıcak havayı rüzgâr kulesi ve bir kanatla soğutan şebistanın serinlettiği mescidin bir köşesinde çocuklar renkli camların ışığı altında sessizce sohbet ediyor. 

Ticaretin getirdiği zenginlik sayesinde böylesi anıt eserler Tebriz’in farklı bölgelerine birer değerli taş gibi yerleştirilmiş. Bunlardan biri de XIX. yüzyılın başlarında inşa edilen Nikdel Evi. Renkli camlar, göz alıcı kalem işleri ve Kaçar Hanedanlığı dönemine has bir merak olan Avrupai resimli süslemeler evin hemen her köşesinde. Duvarlardaki gül, karanfil gibi çiçek motifleri insana kendini gerçek bir bahçedeymiş gibi hissettiriyor. Evin ince düşünülmüş, keyif veren detayları Tebriz’in geneline de yayılmış. Şehirde tarihî park El Gölü ve Eynali Dağı gibi birçok mesire yeri var. Tebrizliler mesaileri biter bitmez bu alanlara gidip çiçek bahçelerinde vakit geçiriyor ve uzun tatillerde yine buralarda çadır kurup kamp yapıyorlar. 

Akşam çökerken şehir halkına uyup El Gölü’ne gidiyorum. Önceki ismi Şah Gölü, El (Halk) Gölü adını devrimden sonra almış. Yapay bir göl üzerine kurulu, vaktiyle Kaçar veliaht prenslerinin ikamet ettiği yazlık saray artık bir restoran olarak hizmet veriyor. Burası İran mutfağının baharatlarla keskinleşen lezzetlerini tatmak için isabetli bir seçim. Kebap ve pilav, et ve nohutla yapılan sulu yemek ab-guşt (su-et), Tebriz köftesi ve geleneksel kurabiyeler insanın hem gözünü hem gönlünü doyurmaya yetiyor. Sokaklarda ise pratik ama lezzetli bir atıştırmalık buldum: yerelma yumurta. Lavaşın içine patates ve yumurta koyup domates ve tuzla servis ediyorlar. 

Coğrafi konumuyla İran’ın dünyaya bakan penceresi niteliğindeki Tebriz, Türkiye ve Rusya yönünde yola çıkan kervanların uğrak noktasıydı. Şehrin tarihteki ticari rolünü Azerbaycan Müzesi’nde sergilenen eserler kapsamlı bir şekilde özetliyor. Burada İskender’in bastırdığı paralardan Çin’de ve Japonya’da üretilen bugün 200 yaşındaki porselenlere ve fildişinden işlenmiş nefes kesici heykelciklere kadar pek çok obje bulunuyor. 

Şehirdeki bir diğer müze de Tebriz tarihinde ayrı bir yer tutan Kaçar döneminden kalma giysilerin ve eşyaların sergilendiği Kaçar Müzesi. Öte yandan, müze binasının mimarisi ve süslemeleri de başlı başına bir ziyaret nedeni. Burada Matrakçı Nasuh’un Tebriz minyatürünün replikasını görünce kendimi eve dönmüş gibi hissettim. Dahası, İran ve Tebriz ile aramdaki kültürel bağlar vesilesiyle, diyebilirim ki, kendimi hep bitişikteki komşumda gibi hissettim. Bunda İranlıların “taruf” diye adlandırılan nezaketlerinin de payı büyük; gittiğim her restoranda ve dükkânda ücret almayı nezaketle reddeden yaklaşım benim için şaşırtıcıydı. Keyif kattığı günlük yaşamı ve bunu bir sanata çeviren felsefesi ve samimiyete dayanan kültürel gelenekleri ile Tebriz hafızamda yalnızca bir şehir değil, unutulmayacak bir hatıra olarak da kalacak. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi