Gerçeği efsanelerle iç içe geçen, gözün gördüğünü gönlün tasdikiyle görkemine görkem katan şehirler ayrı bir güzeldir. İşte Şanlıurfa tam da böyle bir şehir! Doğu'nun söylenceleriyle, yüzyıllardan süzülmüş ezgileriyle, kendisine kulak verip dinleyenlerin içini titretir.

Urfalıyam ezelden! Gerçekten… Dedemle anneannemin kökleri burada. Tesadüfler babamla annemi birbirleriyle burada karşılaştırmış. Benim doğduğum yer burası. Bu bağ kopacak gibi değil üstelik. Zira tarih, lezzet ve müzik dolu bu şehre aklım başımdayken son ziyaretim de sık sık “Yine geleceksin.” dememi sağladı kendi kendime.

Havaalanından merkeze gitmek için bindiğim takside yol boyu sağa sola bakarak ilerliyorum. Gördüğüm Karaköprü tabelası, belleğimi harekete geçiren ilk unsur oluyor. Karaköprü narlıktır/Güzellik bir varlıktır türküsünü mırıldanırken, şoföre “Bu Karaköprü’nün narı meşhur, değil mi?” diye soruyorum. “Hiç nar kalmadı artık.” diyor. Karaköprü’de nar bahçelerinin yerini şimdi lüks apartmanlar almış ama endişeye mahal yok; Şanlıurfa’nın kırmızı narı, ondan üretilen ekşisi ve pekmezi hâlâ meşhur.

Az sonra Kızılkoyun bölgesine varıyoruz. Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi kentin tarihî dokusunun korunması amacıyla bu eski yerleşim alanında kentsel dönüşüm başlatmıştı. Bu sayede Haleplibahçe ve Tılfındır semtlerinde Roma döneminden kaya mezarları gün yüzüne çıkıverdi. Ulaşılan taban mozaikleri de sökülerek müzeye taşındı. 

Ben bunları düşünürken karşımda Balıklıgöl tabelası beliriyor. Şanlıurfa’ya gelip de bu efsaneyi hatırlamadan, balıklara yem atıp fotoğraf çekmeden, etrafındaki serin parkta soluklanmadan dönmek olmaz. Kur’an-ı Kerim’de Hz.İbrahim'e (a.s.) dair bir kıssa vardır; Hz. İbrahim (a.s.), halkın taptığı putlarla mücadele edip kavmine Allah’ın emirlerini tebliğ etmeye başlayınca zalim hükümdar Nemrut tarafından bugün Şanlıurfa Kalesi’nin yer aldığı tepeden ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından ateşe “Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol.” emri verilir ve ateş suya, odunlar balığa dönüşür; etraf gül bahçesine döner. İşte Şanlıurfalılar bu ayette geçen olayın şehirlerinde yaşandığını ve Balıklıgöl’ün böyle oluştuğunu rivayet eder. Göldeki sazan balıkları kutsal kabul edildiğinden avlanmıyor. Yine rivayete göre, Nemrut’un kızı Zeliha da Hz. İbrahim’e (a.s.) inandığını söyleyince, babası tarafından ateşe atılır. Yanarak can veren Zeliha’nın düştüğü yerde oluşan göle de Aynzeliha adı verilir. Halil-ür Rahman Camii ve Hz. İbrahim’in (a.s.) doğduğuna inanılan mağara da burada. Yönlendirmeleri takip ederek Şanlıurfa Kalesi’nin bulunduğu Dambak Tepesi’ne ilerliyorum. MÖ 2000 yılında yapıldığı düşünülen kale Haçlı Seferleri sırasında önemli rol oynamış ve Osmanlılar zamanında onarılmış.  

Parktaki merdivenleri tırmanıp Çift Mağara’ya vardığımda, ayakkabılarımı çıkarıp tahtadan yapılmış, zemini halı kaplı, oturanların sırtı rahat etsin diye minderlerle bezeli, locaya benzer alana kuruluyorum. Turist olsaydım siparişimi “menengiç” diyerek verirdim ama ben bölgenin yerlisi olarak bir “acı kahve” söyleyip parkı ve Halil-ür Rahman Camii’ni kuşbakışı seyre dalıyorum. 

Biraz da alışveriş yapmak niyetiyle tekrar yola koyuluyor ve Balıklıgöl’ün dış kapısından itibaren Tarihî Hanlar oklarını takip etmeye başlıyorum. Sonrası büyük zenginlik! Osmanlı döneminden kalan yapılar, eski ticaret merkezi olan Gümrük Han civarında. Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle Behram Paşa tarafından yaptırılan, Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde Yetmiş Hanı olarak da anılan Gümrük Hanı’nda ciğer kebabı molası veriyorum. Mustafa Usta’nın Yeri’ni (Gümrük Hanı Ciğer Salonu) seçiyorum. Pamuk gibi şiş ciğer, pofuduk açık ekmek, acı köz biber, tatlı soğan ve açık ayran bir anda masayı bezeyince neşem daha bir artıyor. 

Yemek molası sonrası çarşıların serin koridorlarında dolaşmaya başlıyorum. İpek şallardan yöresel giysilere ve aksesuarlara, halı ve kilimden bakır kap kacağa, haspirden (aspir, yalancı safran) isota (Urfa pul biberi), Urfa peyniri ve fıstığından nar pekmezi ve ekşisine, hatta hışıra (Urfa ağzında "altın takı") her şey eksiksiz! 

Şanlıurfa mutfağının şöhreti malum. Akşam yemeği için Cevahir Han’a uzanıyorum. Şehrin işletmeci ilk kadını Asuman Cevahir Yazmacı’nın işlettiği bu mekân, XV.-XVI. yüzyıllarda yapıldığı düşünülen tarihî Samsat Han’da hizmet veriyor. Menüde mevsimine uygun olarak hazırlanan yöresel yemekler ve kebaplar var. Üstüne de şıllık tatlısı ve kadayıf...

Ertesi gün yoğun bir tura başlamadan, yöre kahvaltılarının vazgeçilmezi tirit için Haleplibahçe’de Sakıp’ın Köşkü’nün yolunu tutuyorum. Şanlıurfalı şair ve hayırsever Sakıp Efendi’nin yazlık olarak kullandığı, 1845’te yapılan bu tarihî ev ve yemyeşil bahçesi vaha gibi. İnsanı gerçekten ayıltıp dirilten tiridini, üstüne de ciğer kebap yedikten sonra istikamet, 34 bin metrekarelik kapalı alanıyla Türkiye’nin en büyük müzesi olan Haleplibahçe Müze Kompleksi. Yaklaşık 10 bin eserin sergilendiği alanda Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, Arkeopark ve Edessa Mozaik Müzesi yer alıyor. 1995’te Balıklıgöl yakınlarındaki yol yapım çalışmaları sırasında bulunan, MÖ 9500’lü yıllara ait olduğu düşünülen, “dünyanın gerçek boyutta yontulmuş ilk insan heykeli” (180 cm) Urfa Adamı’nın özel bir yeri var hâliyle burada. Dünyada “Savaşçı Amazon Kraliçeleri”nin mozaiğe resmedilmiş ilk örneğine hayranlıkla bakıyorum. 

Bu hayranlığım, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biri olan Göbeklitepe'de daha da artıyor. Yeni yapılan çatı koruması ile daha rahat gezilebilen Göbeklitepe 12 bin yıllık geçmişi ile “tarihin sıfır noktası” olarak tanımlanıyor.  Dünyanın bu en eski tapınağı, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınmıştı. Bu yıl düzenlenecek toplantıda ise “Göbeklitepe’nin listede kalıcı olarak yer alması” talebi değerlendirilecek.

Bu etkileyici tarihî noktadan tekrar günümüze dönüyorum bir solukta. Zerzembeleri (kiler odası), hayatları (geniş avlu) ve düz damlarıyla meşhur geleneksel kavi Şanlıurfa evlerini yakından tanımaya Yorgancı Sokağı’ndan başlıyorum. Abdülkadir Hakkâri Evi’ni geçip "kabaltı" ya da "abbara" denilen serin, gölgeli sokaklarda buluyorum kendimi. İki kişinin yan yana geçemeyeceği kadar dar, üstleri kemerli bu geçitlerde keyifle kayboluyorum. Şanlıurfa'ya 44 km uzaklıktaki Harran'da ise bambaşka bir mimari var. Her biri külaha benzeyen ve bazıları 100 yaşını aşmış evlerinin yanı sıra Ulu Cami, kale, Şeyh Hayat el-Harrânî’nin türbesi Harran Ovası'nda yükseliyor. M.Ö.2000’li yıllarda Harran’da kurulan Sin Tapınağı’nda astroloji çalışmaları yapılıyordu. Bu tapınaktan ve VIII. ve X. yüzyıllar arasında İslam uygarlığının önemli bir bilim ve sanat merkezi olan Harran Okulu’ndan geride çok fazla bir kalıntı kalmasa da Harran özellikle gün batımında her göreni etkiliyor.

Tarihin kollarında ara sokaklarda kayboluşlarım sırasında karşılaşıyorum Şanlıurfa'nın meşhur güvercincileriyle. 40 yaşında ve 35 yıldır bu işin içinde olan Mehmet Sakızcı, “Öyle kuşlarım var ki 30 bin lira veriyorlar, gene de satmıyorum.” diye anlatınca, bu tutkunun hem alıcı hem de satıcı tarafındaki karşılığını daha iyi anlıyorum.  

Şanlıurfa gezisi bir sıra gecesine katılmadan bitirilemez. Çocukluktan beri kulağımda, dilimde olan şahane Urfa türkülerinin çağrısına karşı koyamıyorum. Şehirde sıra gecesi organizasyonu yapan mekânlar (Cevahir Han, Çardaklı Köşk, Gülizar Konuk Evi gibi) ve yöresel ekipler var. Onlardan birini seçip anneannemin adının geçtiği türküyü söylemeye başlıyorum özlemle: “Fadile, kız Fadile/Derdiyden düştüm dile/Aşkıydan çektim çile, le Fado...”

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi