Yazı özlemiştik... Boğaz kıyılarını da… Bu mevsimde İstanbul’un en güzel yeri Boğaziçi'dir. Her iki kıyısı da nefistir ama dolu dolu bir gün geçirmek isterseniz bizim önerimiz daha ziyade Beylerbeyi’dir.

İstanbul, insanı dinlendirir. Hele bir de sahildeyseniz... Dalga sesleri arasında martılar kanat çırpar; deniz yüzünüze nefesinden bir rüzgâr üfler, rüzgâr denizin kokusunu getirir... Dinginleşirsiniz.
Her metropolün trafiği ve kalabalığı şikâyet konusudur ama İstanbul’da bazı sokaklar vardır ki sizi kimi zaman denize kimi zaman tarihî bir mahalleye çıkarır; sürprizler yapar. Beylerbeyi’nde yaşayanlar da bu lüksün değerini bilirler.
Beylerbeyi’nde yerleşimin Bizans döneminde başladığı düşünülüyor. II. Konstantin'in VI. yüzyılda yaptırdığı kilisenin kubbesinde altın bir haç varmış. Bu gösterişli haçtan dolayı da bölgeye Stavros (İstavroz) denirmiş. XVII. yüzyıla kadar bu isimle anılan bölge, Rumeli Beylerbeyi (Vali) Mehmet Paşa’nın deniz kıyısına yaptırdığı yalı dolayısıyla Beylerbeyi olarak anılmaya başlamış. Osmanlı döneminde daha ziyade sayfiye yeri olan semt; sarayı, set bahçeleri ve sahili ile İstanbul manzarasının seyredilebileceği en güzel noktalardan biri.
İşte biz de tam bu noktadan başlıyoruz semt gezimize. Yaz ile birlikte Boğaz da daha bir canlanmış. Gökyüzü, maviliğini Boğaz'a yansıtınca ortaya pastel renklerde bir tablo çıkmış. Beylerbeyi Camii’nin önündeki teras kalabalık. Birkaç kişi sohbet hâlinde; bankta oturmuş gazetesini okuyanlar ve az ilerideki kahvede sabah çaylarını yudumlayanlar bu manzaranın tadını çıkarıyor. Çengelköy’den gelen vapur görünüyor uzaktan. Etrafta yeşile karışmış bir deniz kokusu. Semt sakinleri Ahmet Bey ve Celil Bey ile ayaküstü sohbet ediyoruz. İnce yapılı, 50'li yaşlarının başında olan Ahmet Bey doğma büyüme Beylerbeyiliymiş. Laf lafı açıyor, eski Beylerbeyi’nden bahsediyor bize. “Bu tepeler hep bostandı. Ayvası, inciri, kirazı çok meşhurdu.” diyor. “Hatta bir Rum amca vardı, ismi aklıma gelmedi şimdi, bir domates yetiştirirdi ki, ben öyle bir domatesi ne gördüm hayatımda ne de bir daha duydum.” 
Bir de hikâyeler var tabii; her semtin kendine has sözlü tarihi. Beylerbeyi'nin kibarlığından, beyefendiliğinden bahsediyor Celil Bey. Gençliğinde, burada 500-600 kişi yaşarmış; herkes tanırmış birbirini. Vapur, sabah iskeleye yanaştığında binmek için sıraya giren semt sakinleri yer verirmiş büyüklerine, yaşlılarına. “Aman efendim, siz önden buyurun; olmaz efendim önce siz geçin...” nidaları yankılanırmış iskelede. Vapur bu yüzden hep geç kalkarmış Beylerbeyi’nden. Sonra bu teşrifatın çok uzun sürmesi vapur kaptanları arasında söylenir olmuş. "Neden Eminönü’ne geç geliyorsunuz?" diye sorduklarında da cevapları “Çengelköy’ün zerzevatı, Beylerbeyi’nin teşrifatı, Üsküdar'ın hırdavatı bitmiyor ki binsinler.” olurmuş. Ünlü tiyatro ve öykü yazarı Haldun Taner de semti "Teşrifat meraklısı, beyzade takımının oturduğu bir kibar semt." sözleriyle tanımlar. Ahmet Bey’e ve Celil Bey’e “Rastgele” deyip ayrılıyoruz. Terasın hemen arkasında, deniz gören Beylerbeyi Camii'nin (diğer adı ile Hamid-i Evvel Camii) avlusuna giriyoruz. 
Denizin hemen kıyısındaki Hamid-i Evvel Camii, 1778 yılında Sultan I. Abdülhamid tarafından Mimar Tahir Ağa'ya yaptırılmış. Caminin içinde yer alan kalem işleri ve çiniler pencerelerden yansıyan ışık ile birlikte seyrine doyulmaz bir manzara sunuyor. Padişah denizyolu ile camiye gelir, namazını kılıp arka kapısından çıkar, atına binip camiden ayrılırmış. Padişahın atına binmek için kullandığı, tek parça granitten, basamak şeklinde oyulmuş binek taşı hâlen kapının önünde. Caminin hemen yanındaki yapı ise muvakkithane. Eskiden namaz ve iftar-sahur vakitlerinin Güneş'e ve Ay'a bakılarak hesaplandığı bu yer şimdi kütüphane olarak hizmet veriyor.
Öğle vaktinde iskeleye doğru yürüyoruz. Deniz kenarındaki kafe ve restoranlar kalabalıklaşmaya başlamış. Sahil şeridinden ilerleyince semtin simgesi, Boğaz’dan geçen herkesi etkisi altına alan Beylerbeyi Sarayı’na varıyoruz iki dakikada. Günümüzde Millî Saraylar'a bağlı sarayın giriş kapısından geçince kocaman bir bahçede buluyoruz kendimizi. Sultan Abdülaziz tarafından XIX. yüzyılda, dönemin ünlü mimarı Sarkis Balyan’a yaptırılan saray ince bir zevkin ürünü. 24 oda ve altı salondan oluşan saray, pazartesi ve perşembe günleri hariç ziyarete açık; rehber eşliğinde gezilebiliyor. Türkçe ya da İngilizce anlatımlı turlar hakkında kapıdan bilgi alabiliyorsunuz. 
Rehberli tur saatinin gelmesini bahçesinde çay içerek bekliyoruz. Bulunduğumuz alan sarayın haremliği. Bahçenin denize açılan kapısında bir deniz köşkü var. Sultanın annesi, saltanat kayığı ile gelir, Deniz Köşkü’nün hemen yanındaki kapıdan saraya giriş yaparmış. Beylerbeyi Sarayı, bahçelerinde Mermer Köşk, Sarı Köşk ve saltanat atlarının barınağı olan Has Ahır Köşkü’nün de bulunduğu muhteşem bir yapı. Etrafı gezerken aklımda kalanları not ediyorum bir yandan da. Kalemin kâğıda değdiği her an başka bir zamanı çağrıştırıyor bana; Babil’in Asma Bahçeleri geliyor aklıma. Yukarıya doğru uzanan bahçeler, birbirine merdivenler ve rampalarla bağlı. Setlerin altından ise Sultan II. Mahmud tarafından yaptırılan bir tünel geçiyor. Tünel, Beylerbeyi’nden Üsküdar istikametine sahil yolundan rahatça geçmek için inşa ettirilmiş.
Saatin nasıl geçtiğini anlayamadan rehberimizle birlikte sarayın selamlık girişinden giriyoruz. Selamlık bölümü yabancı devlet misafirlerinin de giriş yaptıkları kapıdan geniş bir salona açılıyor. Rehberimiz sarayın önce tarihini kısaca anlatıyor; ardından odaları tek tek gezmeye başlıyoruz. Ortasındaki büyükçe havuzuyla dikkat çeken salonda Sultan Abdülaziz’in tunçtan bir heykeli bulunuyor. Sultan Abdülaziz, kendi heykelini yaptıran ilk Osmanlı padişahı olarak da biliniyor. Padişahın denize ve donanmaya tutkusu dekorasyonda da kendini belli ediyor. Özel sipariş ile yaptırılan, gemici halatı detaylı mobilyalar ve yine tavanlarda kullanılan resimlerin her biri bu zarafetin göstergesi. Sarayın dekorasyonunda kullanılan, donanmaya ait resimlerin eskizlerinin de Sultan Abdülaziz tarafından yapıldığını öğreniyoruz gezerken.  
İskeleye döndüğümüzde Beylerbeyi futbol takımının maç telaşını fark ediyoruz taraftar kalabalığını görünce. Bir yanı mavi, bir yanı tarih Beylerbeyi, sevgi ve saygı üzerine şekillenmiş varlığını dostları ve ziyaretçileri de katarak sürdürüyor. Beybostanı Sokak üzerindeki stadyuma gitmeden önce taraftarlar neşeli bir kalabalık oluşturuyor iskele çevresinde. Tribünlerinde kadın ve çocuk izleyicilere öncelik tanımaları, tam da semtin adıyla müsemma bir görüntü sergiliyor. 
Sabah ana cadde üzerindeki pastaneden sıcacık poğaçalarını alanlar, akşam serinliğinde evine dönerken merkezdeki meşhur turşucuya uğramadan edemeyenler, Burhaniye'ye çıkan yol üzerindeki bostandan taze sebze alışverişi yapanlar... Her zaman bir tatlı telaş ve dinginlik var burada. Burada insan kendini evinde gibi hissediyor. Beylerbeyi Köy Kahvesi’nde tahta bir masa etrafında gün batımını izliyoruz. Tadını en az bizden önce izleyenler kadar çıkararak...

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi