İpek Yolu güzergâhında 15 günde 15 şehir gezmek!.. Yorucu mu? Değil. Harika mı? Evet, harika… Bunu daha tura çıkmadan önce düşünüyordum; Türk Konseyi’nin hazırladığı Modern İpek Yolu Ortak Tur Paketi’nin tanıtım turuna katılınca hayal ettiğimden de fazlasını buldum... Ne demişler: "Kâinatta iki yol vardır; gökyüzünde Samanyolu, yeryüzünde İpek Yolu."

Tarihi MÖ 3'üncü yüzyıldan da öncelere uzanan bir yol bu. Çin’de başlayıp Avrupa’nın içlerine dek varan uzun bir hat üzerinde bir uçtan öbür uca nice tüccarlar, ordular ve göç kervanları kadar kültür, medeniyet, sanat; yani insanın biriktirdiği ne varsa yolculuk etti. Günümüzde macera tutkunlarının ve belgeselcilerin izini sürdüğü İpek Yolu, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) tarafından Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan’ı kapsayan bir tur paketi şeklinde ele alındı ve böylece bana da yolculuk fırsatı doğdu. Türk Hava Yolları’nın ana ulaşım sponsorluğundaki tanıtım turunda 15 günde, İstanbul’dan Bişkek’e yaklaşık 7 bin 555 km’lik bir yol kat ediyoruz. İstanbul’daki Kapalıçarşı, Şeki’deki tarihî kervansaray, Türkistan’daki Hoca Ahmet Yesevi Türbesi ve Çin sınırında Tanrı Dağlarının eteklerinde 3 bin 500 metre yükseklikte bulunan Taş Rabat Kervansarayı, yol üzerindeki tarihî mirasın parçalarından birkaçı sadece. Katılacağımız etkinlikler arasında kartal uçurtması, geleneksel at oyunları ve “yurt” denilen Türk çadırının yapımı var. Marco Polo'nun ve İbn Batûta'nın izlerini süreceğimiz bu seyahat İstanbul'dan başlıyor. 
Türkiye
Dört imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul’da ilk duraklarımız mimarlık abidesi Ayasofya, Mimar Sinan ekolünün çarpıcı örneklerinden Sultanahmet Camii ve James Bond filmlerine sahne olan Yerebatan Sarnıcı. Tarihî Yarımada'daki gezimizde birçok baharatçının ve aktarın öne çıktığı ve bu hâliyle İpek Yolu’nun mirasçısı diyebileceğimiz Mısır Çarşısı’ndan geçip Kapalıçarşı’ya uzanıyoruz. Kapalıçarşı büyüklüğünün yanı sıra içerisindeki kuyumcuların, dericilerin; halı, bakır, hediyelik eşya dükkânlarının bolluğu ve her birinin ayrı ayrı sergilediği güzellikler dolayısıyla da yarım günde zor gezilebilecek bir yer. Gün batımında tekneyle çıktığımız Boğaz turu bizi hem dinlendiriyor hem de yedi tepeli şehrin bütün harikalarını gözlerimizin önüne seriyor. Şehirdeki turumuz bir restoranda sonlanıyor. Masamıza gelen tabaklar Osmanlı saray mutfağının lezzetleriyle dolu. 
Osmanlı başkenti İstanbul’dan sonra Selçuklu Türklerinin başşehri Konya’ya geçiyoruz. Şehir Selçuklu döneminin nadide eserleriyle dolu. Çini kubbesi ile ünlü Karatay Medresesi’ni ve taş işçiliği harikası İnce Minareli Medrese’yi ziyaret ediyoruz. Mevlâna’nın “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısı kulaklarımızda yankılanıyor. Turkuaz kubbeli Mevlâna Türbesi'ni gezdikten sonra bir sema ayinine katılarak sufilerin tasavvuf bahçelerine konuk oluyoruz. Aksaray’da Buckingham Sarayı halılarının restore edildiği bir atölyeyi geziyor, Sultanhanı Kervansarayı’nda ev yapımı gözlemeyle karnımızı doyuruyoruz. Peri bacalarıyla dillere destan Kapadokya’ya uğramadan ve yer altı şehirlerinden en büyüğü Kaymaklı’yı gezmeden elbette duramıyoruz. Güneşin doğuşunu bir sıcak hava balonunda, Âşıklar Vadisi semalarında izliyor, manzaranın büyüleyiciliği karşısında hayranlıkla ürperiyoruz. Sonra da Göreme Açık Hava Müzesi’ne giderek kayaların içine oyulmuş şapellerde Hristiyanlığın ilk dönemlerinden kalma fresklere şaşkınlıkla bakıyor ve bu güzel beldeden ayrılmadan testi kebabını tadıyoruz. Ardından Kayseri'ye geçiyoruz.
Azerbaycan
İpek Yolu maceramızın ikinci etabı uçakla vardığımız, şairler şehri Gence’de başlıyor. Leyla ile Mecnun’u kaleme alan gazel ustası Nizami Gencevi’nin doğduğu bu kentte kadın şair Mahsati’nin anısını yaşatmak için kurulan müzeyi geziyoruz. Naftalan’daki petrol banyolarında yorgunluk attıktan sonra yörenin meşhur pitisini tadıyor ve muğam müziğiyle günümüzü noktalıyoruz.
Sırada Kafkasların incisi, ipek şehri Şeki var. Şeki Han Sarayı muazzam mimarisi ile Venedik saraylarını gölgede bırakırken Alban Havari Kiş Kilisesi 5 bin yıllık tarihiyle ziyaretçilerini adeta büyülüyor. Mahalle sakinlerinin şerbetler ve ceviz reçelleri ikramlarıyla soluklandıktan sonra rotamızı şu anda otel olarak kullanılmakta olan Şeki Kervansarayı’na çeviriyoruz. Bu masalsı şehirdeki gezimiz sonlanmadan, Şeki ipeğinden eşarplar almayı ve helvasından tatmayı ihmal etmiyoruz.
Kafkas Dağlarını arkamızda bırakarak dünya tarihinin Paleolitik Çağ'daki kalbine varıyoruz. Gobustan Millî Parkı’ndaki 40 bin yıllık kaya resimleri atalarımızın avcılık, denizcilik ve astronomi ile ilgili iletilerini günümüze taşırken insanlık tarihine de ışık tutuyor. Hazar Denizi kıyısından rüzgârlar şehri Bakü’ye hareket ediyor; dört elementin kutsallığına inanan Zerdüştlerin dinî merkezi olarak bilinen Ateşgah'a ve doğalgazın yüzeye çıkmasıyla parlak kıvılcımlar saçan Yanardağ’a yöneliyoruz.
İçeri Şehir’de Abşeron mimarisi örneği Kız Kulesi’ni ve Şirvanşah Sarayı’nı ziyaret ediyor, nar soslu mersin balığı ve safranlı pilav gibi yerel lezzetlerle damaklarımızı tatlandırıyoruz. Bakü’nün geniş Barok ve Gotik bulvarlarını, operalarını, Alev Kulelerini ve Zaha Hadid imzalı kongre merkezini geride bırakırken yanımızda hatıra olarak el dokuması kilimler ve Beluga havyarı gibi yöresel ürünler götürüyoruz.
Kazakistan
Bakü’den uçakla geldiğimiz Almatı’da şehre ismini veren Sievers elmalarıyla ağırlanıyor ve Binbir Gece Masalları’ndan bir köşeyi andıran bir lokantada, Özbek pilavı ve Uygur lağmanı gibi yerel tatlarla tanışıyoruz çok geçmeden. Rotamızı Almatı’nın güneyindeki Alatau Millî Parkı’na çeviriyoruz. Doğasıyla Alpleri andıran bu park kar leoparı dâhil birçok hayvan türünü barındırırken Kazakların kartallarla at üstünde sergilediği performansa tanıklık etmemize de vesile oluyor. Almatı’daki Merkez Devlet Müzesi’nde Mısır piramitlerindeki firavun odalarını andıran Altın Elbiseli Adam’ın mezarını gördükten sonra teleferikle Kok Tobe Dağı’na çıkıyor ve ardından gece treniyle Türkistan’a hareket ediyoruz. 
Yaylalarında atların ve develerin yol aldığı Türkistan’da ilk işimiz Mevlâna'nın feyz aldığı Hoca Ahmet Yesevi'nin türbesini ziyaret etmek oluyor. Timur döneminde kurulan bu mabet Orta Asya’daki İslam mimarisine öncülük etmiş ve koruyuculuğuna inanıldığından Kazak Hanlarının defnedildiği yer olmuş bir dönem. Farabi’nin doğum yeri olan antik şehir Otrar üzerinden Alaşa etnik köyüne varıyoruz. Steplerin ortasındaki bu benzersiz yerde göçebe usulü kımız içiyor ve yurt kurma atölyesine katılıyoruz.
Geceyi Çimkent’te geçirdikten sonra dinlenirken gördüğümüz, Karahanlı hükümdarı Karahan’ın kaybettiği nişanlısı için yaptırdığı Ayşe Bibi Mabedi Taj Mahal’inkine benzeyen acıklı hikâyesiyle bizleri etkiliyor.
Yolculuğumuzun Taraz ayağında şehrin arkeolojik parkını ve kervansarayını ziyaret ediyor ve yerel mutfağın özel tatlarından at etiyle yapılan beşparmağı denemeden gitmiyoruz. Ardından karayoluyla sınırdan geçerek Kırgızistan’a yöneliyoruz. 
Kırgızistan
Cengiz Aytmatov’un eserlerinde anlata anlata bitiremediği, doğasında yeşilin ve turkuazın bütün tonlarının birleştiği, Orta Asya’nın göz bebeği Kırgızistan’da ağırlanıyoruz. Bişkek’i geride bırakıp rotamızı Karahanlı Devleti’nin başkenti Balasagun’a çeviriyoruz. Burada Burana Kulesi’ne çıkıp tarihî İpek Yolu'nu ve biçimce heykelleri andıran mezar taşları balbalları ilgiyle inceliyoruz.
Programımızda geleneksel at oyunları var. Erkek çocukların kız çocuklarını yakalamaya çalıştığı “Kiz Kuumay”  (Kız Yakalamaca) ve poloya benzeyen “Ulak Tartış” oyunlarını bize tanıtan maharetli biniciler görülmeye değer. Bir sonraki durağımız göl kenarındaki Koçkor köyü. Köy ahalisine misafir olup keçe kilimi (şırdak) dokumayı öğreniyor, bir çeşit hamur kızartması olan geleneksel boorsokları tadarken dünyanın en uzun destanı ve Kırgızların millî gururu Manas'ı bir manasçının ağzından dinliyoruz. 
Koçkor’dan Çin yolu üzerindeki Narın’a giderken etrafımızı saran Tanrı Dağları gitgide yükseliyor. Narın yakınlarındaki bir kampta yurtta konaklayarak göçebe hayatını deneyimliyoruz. At sırtında tırmanış yaparak bölgenin eşsiz doğasının keyfine varıyor ve Şaman kültürü hakkında bilgi ediniyoruz. Nihayet, İpek Yolu’nun önemli ticaret merkezlerinden Tanrı Dağları eteklerinde Çin sınırındaki Taş Rabat Kervansarayı’nı gezip Çolpan Ata’ya demir atıyor ve Güney Amerika’daki Titikaka Gölü’ne benzetilen,  kışın en soğuk günlerinde bile donmayan Issık Gölü’nde tekne turu ile güneşi batırıyoruz. Petroglif Açık Hava Müzesi ve Ruh Ordo Kültür Merkezi’ni gördükten sonra Orta Asya’nın İsviçre’sine, bu tur paketinin gezi planlarına mutlaka dâhil edilmesi tavsiyesiyle veda ediyoruz. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi