Çok küçükken, kuzenlerine seslenirken babamın kullandığı “gakgo” kelimesini anlamaz, hatta hepsinin adı aynıymış diye şaşırırdım. Sonradan öğrendim ki bir zamanlar kan bağına işaret etse de bu kelime aslen iki kişi arasındaki gönül bağını anlatıyormuş. Şimdiyse tam da o yılların anısıyla baba ocağına gidiyorum.

Uçak inişe geçerken yemyeşil kare tarlalar ve küçük evler belirmeye başlıyor. Keban Barajı’nın yapımından sonra hızlı bir gelişim evresine girse de, Elazığ, eski ismiyle Mamuret-ül Aziz, misafirlerini önce yeşil ve kahverenginin sayısız tonuyla karşılıyor.
Kentteki ilk durağım Kapalı Çarşı. Orijinal taş cepheli fırından kaptığım peynirli ekmeğin yanına bir de çay alıyor, gelen geçeni izlemeye koyuluyorum. Koyun peyniri ve şekerle yapılan ve pideyi andıran bu kahvaltı bugünkü turum için gereken enerjiyi fazlasıyla karşılıyor. Çarşıda yok yok… Kuru meyveler, tulum peyniri, sıkma tarhanalar ve benim favorim orciklerle dolup taşan tezgâhlarıyla çarşı baharatçılar, bakırcılar ve peynirciler olmak üzere sokaklara bölünmüş. Benim asıl görmek istediğimse ünlü sekiz köşeli gakgo şapkası. Bu zanaatı ve dükkânı 1950’lerde çırağı da olduğu babasından devralan Fethi Bey’e bu sekiz köşenin her birinin ne anlama geldiğini soruyorum. “Yiğitlik, mertlik, cömertlik, misafirperverlik, alçak gönüllülük, çalışkanlık, dürüstlük ve vatanperverlik.” diye sayıyor hiç duraksamadan. Babama hediye etmek üzere bir tane alıp dükkândan ayrılıyorum. 
İlk günümün büyük bir kısmını Harput’a ayırıyorum. Sulak ve bereketli bir ovada yer alması dolayısıyla Harput’un MÖ 10 bin yılından bu yana bir yerleşim yeri olduğu düşünülüyor. Hititler, Urartular, Sasaniler gibi birçok medeniyetin egemenliğinde yaşayan Harput, 1515 yılında Osmanlı hâkimiyetine girdiğinde Basra ve Bağdat’tan Diyarbakır’a gelip Malatya ve Sivas istikametinde devam eden ticaret yolunun üzerinde bulunuyormuş. 1840’larda Harput'ta toplam yedi Amerikan, Fransız ve Alman okulunun bulunması ve medreselerin çokluğu buranın önemli bir eğitim merkezi olduğu savını pekiştiriyor.
Harput’un UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmesi için Elazığ Belediyesi ve Elazığ Kültür ve Tanıtma Vakfı tarafından hummalı bir çalışma yürütülüyor. Geçtiğimiz yıl Paris’te düzenlenen toplantıda şehrin tarihinin ayrıntılarıyla anlatıldığından bahsediyor Belediye Başkanı Mücahit Yanılmaz. “Harput’un 4 bin yıllık bir tarihi var. Bu kadim mirasa hak ettiği UNESCO onurunu kazandırmak için eş zamanlı birçok proje yürütüyoruz. İstanbul Teknik Üniversitesi iş birliğiyle sokak ıslah çalışmasının yanı sıra mahallede onlarca han, hamam, ev ve cami restore edilerek asıl fonksiyonuna kavuşturulacak ya da müze gibi modern bir işlev edinecek.”
MÖ 800 yılında Urartular tarafından yaptırılan ve Süt Kalesi olarak da bilinen Harput Kalesi’ndeki kazılarda bugüne dek sayısız hamam, atölye, sur ve yazıt ortaya çıkarıldı. Geçtiğimiz yıl bulunan ve bir kale kuşatmasını (tahminen Palu veya Pertek) anlatan, Mısır, Akat ve Asur kabartma ekollerinin bir yansıması niteliğinde yaklaşık 2 bin 700 yıllık büyük bir taş rölyef Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nde sergileniyor. 
Artuklu hükümdarı Karaaslan’ın XII. yüzyılda yaptırdığı Ulu Camii, Anadolu’nun en eski camilerinden. Yapının en ilginç özelliğiyse minaresi; zira dünyaca ünlü Pisa Kulesi’nin eğimi 3,5 derece iken bu minare tam 7,2 derecelik bir eğime sahip! 
Harput’ta gezilecek yer çok… Bakır tabaklardan duvardaki Saraydan Kız Kaçırma tasvirli halısına her ayrıntının korunduğu Şefik Gül Kültür Evi, kündekâri tekniğiyle süslenmiş minberiyle Kurşunlu Cami, belgesellere konu olan Arap Baba Mescidi, 179 yılında inşa edilen Süryani Kilisesi… 1662 yılında Evliya Çelebi’nin Harput’a gelişinde gölgesinde dinlendiği bilinen yaşlı çınar ağacının altına oturup tarihî mahallenin havasını içime çekiyorum.
Akşam vaktinin geldiğini karnımın zil çalmasından anlıyorum. 154 çeşit yöresel yemek olunca seçmek zor ama ben ne istediğimi biliyorum. Ayran çorbası, Harput köftesi ve her gün yesem yine sıkılmayacağım sırın. Yemekten yer kalmadı derken cevizli ve fıstıklı dolanger tatlısı ve çedene kahvesi geliyor. O yapıdan bu yapıya koşturup durduğum bir günün sonunda ilaç gibi geliyor hepsi.
Ertesi sabah erkenden yola koyuluyorum. Şehirde nereye gidersem gideyim beni izleyen Hazarbaba Dağı her zamanki yerinde. 2 bin 347 metre yükseklikteki bu dağda Hazarbaba Kayak Merkezi çevre illerde yaşayan kayakseverlerin akınına uğruyor hafta sonlarında. Tabii onları buraya asıl çeken, dağın eteğindeki Hazar Gölü’nün pastoral manzarası. Tesisteki eğitmenin dediğine göre pistten aşağı inerken göle doğru uçtuğunu hissediyormuş insan. 
Merkeze 45 dakikalık bir mesafedeki Palu ilçesi bugünkü asıl durağım. Sümer, Asur, Roma gibi birçok kültüre ev sahipliği yapan ilçenin adını taşıyan, Murat Nehri üzerindeki köprü İstanbul’u Bağdat’a bağlamasıyla meşhurmuş. Kale yoluna çıkarken gördüğümüz, Bizans döneminden kalma kare planlı kilisenin naos kısmı hâlâ ayakta ve üzeri kubbeyle örtülü. Yolu takip edip tepedeki Palu Kalesi’ne çıkıyorum. Kalede Urartu kaya kitabesi, kaya mezarları, tapınaklar ve sarnıçlar başta olmak üzere birçok eser bulunmuş. Birbirine yakın Ulu Cami, Alacalı Cami ve hamam da ilçenin diğer arkeolojik miraslarından. 
UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne dâhil edilmiş kürsübaşı geleneğini de şehirden ayrılmadan görmek istiyorum. Eski Harput evlerinde kışın kullanılan ve soba görevi gören kömür ateşli kürsü etrafında ısınmak ve sohbet etmek amacıyla ortaya çıkmış bir gelenek bu. Kürsübaşının yanı sıra dünyada “mumlu dans” olarak da bilinen çayda çıra ve klasik enstrümanlarla çok sesli olarak icra edilen "Harput Senfonisi" de Elazığ’ın kültürel değerleri arasında.
"Keşke birkaç gün daha kalabilsem!" diye düşünüyorum zira daha görmediğim birçok yeri var Elazığ’ın. Muhteşem manzarası ve leblebisiyle Ağın, kayısı deposu olarak bilinen Baskil, alabalık tesisleriyle ünlü Keban… Bunlar da Elazığ’ı tekrar görmek için vesile olsun diyerek veda ediyorum kente.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi