Estonya, Letonya ve Litvanya 2018’de bağımsızlıklarının 100'üncü yılını kutluyorlar. Yıl boyunca üç ülkede çok sayıda etkinlik, gösteri ve festival yapılacak. Baltık başkentleri Riga, Tallin ve Vilnius'a gitmek için bundan daha iyi neden olur mu?

Her halkın tarihinde unutulmaz günler vardır. 23 Ağustos 1989 günü de Letonyalılar, Estonyalılar ve Litvanyalılar için gurur verici ortak bir anı. O gün iki milyon insan el ele tutuşup Riga, Tallin ve Vilnius’u birbirine bağlayan, uzunluğu da 600 km’yi geçen bir insan zinciri oluşturdu. “Baltık Yolu” olarak adlandırılan bu barış dolu hümanist eylem, üç halkın ortak özgürlük duygularının sessiz ama çok güçlü bir ifadesiydi. Tüm dünyanın bakışlarının bir anda Baltıklara yönelmesini sağlayan bu zincir, o dönem Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan üç ülkenin "yeniden" özgürlüklerine kavuşmasında temel etmenlerden biriydi. 
"Yeniden" diyorum çünkü Estonya, Letonya ve Litvanya bağımsızlıklarına aslında 1918’de kavuşmuşlar, özgürlüklerini elde etmişler ancak sonraki yıllarda işgale uğramışlardı. Milliyetçi duygularını kaybetmeyen Baltık halkları bugün tam bağımsızlıklarını yeniden kazanmış olmanın gururu ile yaşıyorlar.
Bu yıl içinde Estonya, Letonya ve Litvanya bağımsızlıklarının 100'üncü yılını görkemli bir şekilde kutlayacaklar. Her üç ülkede de köylerden kasabalara, büyük şehirlerden dünyanın başka ülkelerine kadar yayılacak bu etkinlikler çocukları, aileleri, gençleri ve sanatseverleri mutlu edecek bir program dâhilinde planlanmış. Tiyatrolar, sergiler, konserler, filmler, spor ve sanat müsabakaları ile tarih, edebiyat, sanat üzerine konferanslar açık havada ve kapalı mekânlarda gerçekleştirilecek. 

RİGA

Daugava Nehri kıyısındaki Riga sakin ve mutluluk verici bir kent. Yaz başında parlak Baltık ışığıyla birlikte turistler de sökün ediyor. Bu kalabalık, Riga’nın barış duygusu uyandıran havasını bozmuyor. Letonya’nın başkenti şövalyelerinin söylencelerini, Art Nouveau tarzı yapılarının estetiğini, amber işleyen ustalarının hünerini, şarkılarının içe işleyen melodilerini ve gençlik enerjisiyle olgunluğu birleştiren insanları yan yana getiren bir kültürel bileşim. Yapılarının her biri, tıpkı Mesitaru Sokağı 10 numaradaki tüccar evinin çatısındaki kara kedi heykelleri gibi, ironik hikâyelerle dolu.
Eski Belediye binasının bulunduğu meydanda yan yana duran iki yapı tüm Riga kitaplarında kendisine yer buluyor: 1891’de yapılan Schwab Evi ve 1344’te yapılan, üzerinde bir de astronomik saat bulunan Karakafalılar Evi. 1941’deki bombardımanda yıkılan bu yapılar 2000'li yılların başında yeniden inşa edildi. “Karakafalılar”, bir tüccar loncasıydı. Özelliği, bekâr tüccarların üye oluşuydu. Evlendiklerinde bu loncadan çıkarılıyor ve Büyük Lonca’ya geçiyorlardı. Riga yüzyıllar boyunca ticaretten kazandığı parayla zenginleşti ve sanat değeri olan yapılara kavuştu. Bu yüzden Elizabetes, Strēlnieku ve Alberta sokaklarında dolaşırken hangi yapıya bakacağımı şaşırdım! Ulusal Romantizm dönemi burada hâlâ yaşıyor. Riga’ya giden herkese Alberta Sokağı 12’deki Riga Art Nouveau Müzesi’ni görmelerini salık veriyorum. Dillere destan merdivenleri ve iç dekorasyonu korunan bu yapı, erken XX. yüzyıl Riga kültürü hakkında giyimden sofra adabına kadar pek çok konuda ipuçları veriyor.
Keşif gezim sırasında Dom Meydanı’ndaki kafelerden birinde kahve molası veriyorum. Bir zamanlar tepesindeki metal horoz Rigalılar için hava durumu raporu yerine geçen Dom Katedrali’nden org sesi yükseliyor. Katedral birçok kez yıkılıp yeniden yapılsa da, 1211 yılından beri burada. Kent mimari mücevher değerindeki yapılarla dolu. Bunlardan biri olan Ulusal Opera binasının önünden geçip, Özgürlük Anıtı'na 100 metre mesafedeki Bastejkalna Park’a varıyorum. Parktaki iskeleden, kanal turu yapan teknelerden birine biniyorum. Tarihî bir modelin replikası olan tekne ağır ağır ilerlerken Merkez Pazarı’ndan Ulusal Tiyatro’ya, Yat Kulübü’nden Riga Üniversitesi’ne kadar kentin sosyal hayatının mihenk taşlarından bazılarını da görme şansım oluyor. Rigalılar kıyı boyundaki parklarda koşuyor, yürüyüş yapıyor ve ailece eğleniyorlar. Riga’da Letonyalıların kendileriyle barışık bir toplum olduğuna tanıklık ettim. Bir ailenin erkekleri tarafından XV. yüzyılda yapıldığı anlatılagelen Üç Kardeş Evlerinin önünde şahane bir sokak orkestrası dinledim. Askerî müze olarak değerlendirilen Barut Kulesi’nin kırmızı dev gövdesini yemyeşil yapraklarıyla bir sarmaşığın kapladığını gördüm. Kente araçla yarım saat uzaklıktaki bir çam ormanının içindeki Letonya Etnografik Açık Hava Müzesi’nde 50 yıldır yapılagelen Geleneksel Halk Sanatı Fuarı’na katıldım. Devlet Sanat Müzesi’nde Janis Rozentāls’ın Prenses ve Maymun tablosunun karşısında hayranlık dolu on beş dakika geçirdim. Böyle eşsiz anlar yaşamak için 2018 bitmeden Riga’ya gitmeniz yetiyor. Üstelik Letonyalılar 100'üncü Bağımsızlık Yılı coşkularını paylaşmamız için hepimizi bekliyorlar. Ben de bu coşkuyu deniz kıyısına da taşımayı ve Riga’dan trene binip Jūrmala’nın o güzel kumsallarına gitmeyi bekliyorum.

TALLİN

Tallin’in en eski kafesi Maiasmokk’ta bir kadın, Estonyalıların marzipan dedikleri badem ezmesinden yapılmış şekerlemeleri büyük bir dikkatle boyuyor. Evleneceği kıza genç bir adam tarafından 1936'da hediye edilen küçük bir kız formundaki marzipan da kadının hemen yanındaki camekândan bana bakıyor ve fısıldıyor: “Tallin bir sanat ve tasarım kentidir, sakın unutma…” Bu cümleyi haklı çıkaracak kanıtları her yerde görebiliyorsunuz. Tiyatro ve Müzik Müzesi’nin girişindeki bilgilendirme panosunda şöyle yazıyor: “Estonya’nın 2016 nüfusu 1.315.944. Ülkede aynı yıl satılan tiyatro bileti sayısı 1.186.008.” Bu veri, eğitime büyük önem veren Estonya halkını anlamak için iyi bir örnek. “Tüm aile için interaktif kukla tiyatrosu müzesi” olarak tanımlanan ve çocuklar için sihirli labirentlerle dolu olan NUKU Müzesi bir başka örnek. Mağazalarda ise özel olarak tasarlanmış giysileri, ev eşyaları, mobilyalar ve oyuncaklar görüyorsunuz. El yapımı işler hâlâ değerli ve rahatlıkla alıcı buluyor. Vene Sokağı’nda, Katariina Gild Sanatçıları olarak adlandırılan bir grup usta sanatçı stüdyolarında tekstil, seramik, mücevher, deri ve cam çalışmaları yapıyor. Yetenekli oldukları kadar alçak gönüllüler de...
Ruhunda sanat olan Tallin, özünde Orta Çağ havasını koruyor. Tarihi 1404’e kadar giden Eski Belediye binası, “Kısa Ayak” ve “Uzun Ayak” diye adlandırılan geçitleri, St. Olav Kilisesi, Orta Çağ tüccarlarının birkaçı otele dönüştürülmüş evleri, müze olan Şişman Margaret Kulesi ile Kiek-in-de-Kök, bu iki kulenin çevresindeki panoramik görüntü noktaları ve ejderha kafası biçimindeki su olukları Eski Kent bölgesini süslüyor. Bir sokağın köşesinden aniden bir şövalye çıksa kimse yadırgamayacakmış gibi geliyor insana. 1422’den beri şifa dağıtan Belediye Binası Eczanesi Avrupa’nın en eski eczanelerinden. Niguliste Kilisesi’ndeki Ölümle Dans frizi gizleriyle herkesin ilgisini çekiyor. XV. yüzyılda yapılan Karakafalılar Evi’nin görkemli salonunda oda müziği konserleri veriliyor. 
Tüm bu tarihî doku içinde kimi zaman merdivenleri tırmanarak, kimi zaman dehlizlere inerek Tallin’i geziyorum. En turistik caddesi olan Viru’nun başında iki taş kule var. Eski kent kapısının muhafızları gibiler. Cadde merinos yünü ve ketenden yapılmış giysilerle; ahşap oyuncaklar ve geleneksel Estonya mutfağının lezzetlerini sunan lokantalarla dolu. Yolun sonuna varınca Olde Hansa’nın önünde buluyorum kendimi. İçi yalnızca mumlarla aydınlatılan, garsonların Orta Çağ giysileriyle servis yaptığı, menüsünde ördek eti ve dağ mantarı çorbası da bulunan, duvarları yüzyıllar öncesinin haritalarıyla süslenmiş bir lokanta Olde Hansa. 
Olde Hansa’da mideme bayram ettirdikten sonra Toompea Tepesi’ne tırmanıyorum. Alexander Nevsky Katedrali, Şövalyelerin Evi, Meryem Ana Katedrali ve Toompea Kalesi beni bekliyor. Kohtuotsa seyir terasından bakınca Tallin eski bir kentmiş gibi görünüyor ama iç dünyası yepyeni. Bunu birçok noktasında duyumsuyorsunuz: terk edilmiş fabrika alanlarında kurulan tasarım atölyeleri ve mağazalarıyla dolu Telliskivi Loomelinnak, eski telgrafhaneden lüks otele dönüştürülen Hotel Telegraaf, dev bir uçak hangarından göz alıcı bir yapıya dönüştürülen Denizcilik Müzesi ve KUMU Estonya Sanat Müzesi bunlardan birkaçı. Estonya’ya bahar geliyor. İçinde bir de Barok Saray bulunan Kadriorg Park çiçeklerle süslenecek. Kuğuların yüzdüğü küçük gölün üzerine yansıyan güneş ışınları Tallin’i ve misafirlerini sevindirecek. 

VİLNİUS

Litvanya’nın başkenti Vilnius’a varır varmaz yenilikçi sanatçıların atölyelerini dolaşmak için Užupis semtinde alıyorum soluğu. Užupis Vilniusluların şakacı, ironik ve özgür düşünce sahibi olduklarının bir göstergesi. Sanatçılar burada, kurallarını ütopik ve hümanist düşünceden alan özerk bir sanat cumhuriyeti kurmuşlar. Bu “düş cumhuriyeti”nin bir duvara yazılmış anayasasındaki maddelerden biri de şu: “Herkes mutlu olma hakkına sahiptir.” Vilnius’a gelen herkes gibi ben de bu hakkı sonuna kadar kullanıyorum. Benim için kenti keşfetmek zaten başlı başına bir mutluluk kaynağı. Katedral Meydanı’nda, Vilnius’un kurucusu Gediminas’ın heykeline bakarken, onun, atının üzerinde değil de yanında duruşuna bir anlam veremiyorsunuz önce. Oysa heykeltıraş Kašuba, Gediminas’ın barışı ve uzlaşmayı savaşa her zaman tercih ettiğini göstermek için onu böyle anıtlaştırmış. Biraz ötede, üzerinde “stebuklas” yani “mucize” yazan bir taşın çevresi insanlarla dolu. Bunun nedenini sorduğum genç kız, “Bu taşın üzerinde durup dilek tutanların sır olarak sakladıkları takdirde dileklerinin gerçekleştiğine inanıyoruz.” diyor. Ama bir edebiyat okuru olarak dilek tutacaksanız, bunu Literatų Sokağı’nda yapmalısınız, çünkü bu ilginç sokağın duvarları Litvanyalı yazarlara adanmış seramik plakalarla dolu. Edebiyatseverler bir başka mutluluğu Vilnius Üniversitesi’nin kitap satış mağazası Littera’da yaşayabilirler. Kitabevinin tavanı, sanatçı ve bilim insanlarının 70’li yılların sonlarından kalma freskleriyle dolu. Raflara mı baksın, tavanda resmedilmiş hikâyelere mi, gerçekten bilemiyor insan!
İnternetin çok hızlı ve rahat ulaşılabilir olduğu bir kent Vilnius. Bakımlı ve temiz. İnsanları hoşgörülü. Yalnızca yayalara açık olan Pilies Caddesi ayrı bir cümbüş yeri. Akordeon ya da gitar çalan sokak müzisyenlerinin enerjisi caddeyi renklendiriyor. Kentin bir diğer caddesi olan Pylimo, parklarla bölünmüş, ağaçlarla kuşatılmış güzelliğiyle iyi bir yürüyüş rotası. Bu rota beni Çağdaş Sanatlar Merkezi’ne de götürüyor. Ben de Vilnius’a gelmeden önce yaptığım "görülecek yerler" listem elimde, dolaşıyorum: Vilniaus Caddesi’ndeki Radvilos Sarayı… Vartai Sanat Galerisi… Girişinde altın yüzlü, siyah giysili esin tanrıçaları Drama, Tragedya ve Komedya’nın nöbet tuttuğu Ulusal Drama Tiyatrosu… Kırmızı tuğladan yapılmış Gotik Azize Anne Kilisesi… Vingis Park… Balonla uçarak, kalesini, St. John Kilisesi'ni, Kalnų Park’ı, evlerin ortasındaki avluları, St. Peter ve Paul Kilisesi ile yeşillikler içindeki Vilnius’u gökyüzünden görmek bambaşka bir heyecan. 
Vilnius’a 28 km uzaklıktaki Trakai üç gölle sarılmış bir yarımadanın üzerinde kurulu. Göllerden birinin ortasında masalsı bir Orta Çağ kalesi var. Trakai Kalesi’ni uzaktan görmek bile etkiliyor insanı. Göldeki yelkenlileri seyrederek kıyıdaki restoranlarda yiyeceğiniz yemeğin keyfi ise zor anlatılır. Kültürlerini koruyan az sayıda Karay Türkü de burada yaşıyor. Biniciliğe meraklıysanız Trakai tam size göre. Yörede kiralık cins atlar ve olağanüstü güzellikte gezinti parkurları da var.
Vilnius’taki son saatlerimi dostlarıma armağan seçmek için amber satan mağazalarda geçirdim. Bir halk masalına göre, bir denizkızı olan tanrıça Jūratė bir balıkçıya âşık olmuş ve onu alıp Baltık Denizi’nin dibindeki amberden kalesine götürmüş. Buna öfkelenen tanrı Perkūnas bir fırtınayla kaleyi paramparça etmiş. O gün bugündür kalenin kıyıya vuran amber parçaları sevdiğini yitiren Jūratė’nin gözyaşları şeklindeymiş. Bu hikâyeyi dinlerken amber seçiminde kararsız kalınca, Vilnius’a dostlarımla birlikte yeniden gelmeye karar verdim. Gelsinler, kendileri seçsinler armağanlarını ve anlasınlar ki alacakları esas armağan amber eşyalar değil, unutulmaz bir Vilnius yolculuğu ve bu şehrin bizzat kendisinin güzelliği.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi