Tüm dünyada kadınlar, her geçen yıl yaşamın her alanındaki etkilerini hak ettiği yere taşıyor. Kısa süre önce sahiplerini bulan BAFTA, Altın Küre ve Oscar ödüllerinde de başarılarını taçlandıran kadınlar odağında sektörün geçmişine ve geleceğine dair bir analiz yaptık.

Günümüzde “kadın yönetmen” ifadesi cinsiyetçi olarak kabul ediliyor. Kuşkusuz, haklı bir tepki bu. Erkek yönetmenler söz konusu olduğunda cinsiyet belirtilmiyorsa, aynısı kadınlar için de geçerli olmalı. Üstelik kadınlar en başından beri sinema sanatının içinde. Kadınsız bir sinema sanatı hiç olmadı ve asla olmayacak. Belki sinema sanatının tarihsel üstünlüğü tam da bu noktada yatıyor. Gerçekten de başka hangi sanat sinema kadar çabuk yaygınlaştı ve büyüdü? Kadınların resme, müziğe, edebiyata ağırlıklarını koymaları, toplumlardaki cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle belki yüzyılları aldı; ama sinema sanatının ilk aşamalarından itibaren onlar hep film setlerindeydiler. Sadece kamera önünde değil, kamera arkasında da vardılar. 
Çoğu kişi sinema tarihinin öncü yönetmenlerinden birinin Alice Guy-Blaché (1873-1968) olduğunu bilmez. Şilili bir ailenin Fransa'da büyüyen kızıydı. Sinema sanatının doğuşuna ve “bebek adımları”na çok yakından şahitlik etti ve ilk öykülü filmlerden biri olarak kabul edilen La Fée aux Choux'yu 1896’da çekti. Guy-Blaché, öykü anlatımını geliştirmesiyle sinema dilinin oluşmasına öncülük eden ilk yönetmenlerden biriydi. 25 yıllık kariyeri boyunca 700'ü aşkın filmde yönetmen, yapımcı ve yazar olarak çalıştı. Bugün birçok filmi, teknik açıdan içerdiği yeniliklerle anılıyor. 1906'da çektiği The Life and Passion of Christ en büyük bütçeli filmidir. Sinema tarihçilerine göre, 1906'ya kadar tek kadın yönetmendi. 
Sinemanın büyük bir hızla serpilip geliştiği  ülke olan ABD'nin önde gelen ilk kadın yönetmenlerinden biriyse 1897 doğumlu Dorothy Arzner. Bir film stüdyosuna yaptığı ilk ziyarette yönetmen olmayı kafasına koyan Arzner, daha sonra Paramount Pictures olarak anılacak Famous Players-Lasky Şirketi'ne bir stenograf olarak girdi. Senaryo yazarlığı ve kurguculukta öylesine başarılı oldu ki yönetmenliğe geçmesi gecikmedi. 1927'de gişe başarısıyla dikkat çeken Fashions for Women'ı yönetti. Arzner, 1930'lu yıllarda ABD'de çalışan tek kadın yönetmendi, 1940'lı yıllara kadar da mesleğini sürdürdü. 
1930'larda Almanya'nın en ünlü ve güçlü yönetmenlerinden birinin kadın olması da kuşkusuz dikkat çekicidir. Sinemaya oyuncu olarak başlayan 1902 doğumlu Leni Riefenstahl, 1932'de Das Blaue Licht (Mavi Işık) ile yönetmenliğe geçti ve sonraki yıllarda Adolf Hitler'in gözde sinemacısı oldu; devletin geniş imkânlarıyla filmler çekti. 1933'te çektiği Der Sieg des Glaubens (İnancın Zaferi) Riefenstahl'ın ilk Nazi propaganda filmidir. Savaştan sonra yıllarca tutuklu kalan ve mahkemelerde yargılanan Riefenstahl'ın en dikkat çekici filmi 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları üzerine çektiği Olympia adlı belgeseldir. Dönemine göre ileri çekim tekniklerinin kullanıldığı film, farklı kamera açıları, hızlı kurgusu, yakın planları ve hareketli çekimleriyle sinemacılara ilham kaynağı oldu. 
Riefenstahl gibi, oyunculuktan sinemaya geçen bir başka kadın yönetmen de Ida Lupino'dur (1918 - 1995). Lupino eşiyle birlikte yapımcı olarak bir düzineye yakın film çekti. Senaryolarına katkıda bulundu, yönetti ve oynadı. The Hitch-Hiker (1953) bir kadın yönetmenin elinden çıkmış ilk ‘kara film’ örneğiydi. Sette bir anne gibiydi. Erkeklerin dünyasında kadınların da önemli, yaratıcı ve öncü işler yapabileceğini o günlerde bir kez daha gösterdi. 
Guy-Blaché, Arzner, Riefenstahl ve Lupino, bugün sinema sanatının gelişimine katkıda bulunan öncü isimler olarak anılıyorlar. Onları bir sonraki kuşakta Fransız Yeni Dalga'sının öncü yönetmenlerinden Agnes Varda, avangart Çek sinemacı Vera Chytilova ve İtalyan yönetmen Liliana Cavani başta olmak üzere başka birçok kadın yönetmen takip etti. 
Tam da burada, Türk sinemasının öncü isimlerinden birinin bir kadın olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Tiyatro sahneleri ve beyaz perdenin efsane yıldızı Cahide Sonku, sinemamızın ilk kadın yönetmeniydi. 1951'de Vatan ve Namık Kemal'i Talat Artemel ve Sami Ayanoğlu'yla birlikte yönetti. 1960'lı yıllarda onu Nuran Şener, Feyturiye Esen, Birsen Kaya, Lale Oraloğlu gibi başka isimler takip etti. İlk filmini 1965'te çeken Bilge Olgaç, 1994'e kadar 39 sinema filmi yönetti. Macera dâhil her türde film çeken Olgaç, İpekçe (1987), Üç Halka 25 (1986) ve Kaşık Düşmanı (1984) gibi filmleriyle dikkat çekti. Yeşilçam'ın efsane yıldızı Türkan Şoray'ın 1972'de başarılı bir ilk film olan Dönüş'le başlayan yönetmenlik kariyerini de unutmamak gerekiyor. 
Türkiye'de 1990'lı yıllara kadar 10'u bile bulmayan kadın yönetmenlerin sayısı, günümüzde parmakla sayılmanın çok ötesine geçmiş durumda. Sadece sinemada değil, dizi sektöründe de kadınlar yapımcı, senaryo yazarı, yönetmen, kurgucu, sanat yönetmeni, görüntü yönetmeni olarak ağırlıklarını giderek daha çok hissettiriyor; çağdaş Türk sinemasını şekillendirmeyi sürdürüyorlar. 
Sadece Türkiye'de değil dünyada da sinema kadınlarla birlikte gelişiyor, değişiyor. Ancak tüm bunlara rağmen sinemada erkek egemenliğinin henüz tam olarak bitmediği kesin. Öyle olmasaydı, bir kadının en iyi yönetmen Oscar'ını kazanması için 2010'a kadar beklemezdik herhalde. Kathryn Bigelow, The Hurt Locker ile bir ilki başardı ve önümüzdeki yıllarda onu başkalarının izleyeceği kesin. Yıllarca erkeklerin hükmettiği Akademi'de kadın üyelerin sayısı arttıkça daha çok şeyin değişeceği kesin. Bu yıl Greta Gerwig'in Uğur Böceği ile en iyi yönetmen adayı olması bir yana Mudbound filminin görüntü yönetmeni Rachel Morrison, en iyi görüntü yönetmeni dalında ilk kadın aday olarak tarihe geçmiş durumda. Sadece o değil, Dee Rees de uyarlama senaryo dalında aday olan ilk siyahi kadın olmayı başardı. Bu tarihî ilklerin yanı sıra bu yıl özgün ve uyarlama senaryo, ses miksi, kurgu, özgün şarkı, animasyon, makyaj gibi kategorilerde de kadın adaylara rastlamak mümkün. 
Oscar ödülleri bir yana, başrolünde Gal Gadot'un oynadığı, Patty Jenkins tarafından yönetilen Wonder Woman'ın gişede gösterdiği çarpıcı başarıyı da unutmamamız gerekiyor. Kadın karakterler artık aksiyon ve bilim kurgu filmlerinde de ağırlıklarını giderek arttırıyorlar. Kadın süperkahramanların sayısı da artıyor. Özetle, kadınlar sinemayı sadece güzelleştirmeyi değil, zenginleştirmeyi, geliştirmeyi ve değiştirmeyi sürdürüyorlar.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi