Orta Asya ülkeleri Avrupa ile Asya arasında kültürel ve ticari bir buluşma noktası oldu yüzyıllar boyunca. Bizim yolumuz tam da bu coğrafyanın kalbi Özbekistan'a, diğer bir ifadeyle çölden yükselen mimari cevhere, zengin bir tarih ve sanat mirasına...

Özbekistan’ın devasa ve modern başkenti Taşkent’i hızlıca gezdikten sonra asıl hedefimize, güneybatıdaki Semerkant’a doğru yola çıkıyoruz. Türk Hava Yolları 16 Mart itibarıyla Semerkant'a seferler başlatıyor. Ancak biz bu seyahatimizde Taşkent’e uçuyor ve oradan Semerkant’a geçiyoruz. Geçmiş zaman seyyahları bu bölgeleri birbirine bağlayan altın renkli kumlarda sıkıntılı ve upuzun yolculuklar yaparmış, bugünse uçakla ya da hızlı trenle her yere gidilebiliyor. Fakat niyet kadim İpek Yolu’nu keşfetmek olunca Semerkant ile Buhara isimleri zihnimizde parıldayıp hem romantik hem egzotik bir atmosfer hissetmemizi sağlıyor.
Bunu ülke içinde sürdürmenin en güzel yolu ise tren yolculuğu... İkinci sınıf biletimizle birbirinden çok farklı hayatlardan insanlarla rahat bir yolculuğa çıkıyoruz. Kazak iş adamları ve eşofmanlı Rus tüccarlardan tutun da akrabalarını ziyaret eden ihtiyar Özbeklere dek trende dinlenilecek çok sayıda hikâye bir araya geliyor. Radik ve ailesinin yanına oturuyoruz biz. Güney Kore’de tır şoförlüğü yapan Radik fırsat buldukça Semerkant’taki akrabalarını ziyarete geliyormuş. Kore’deki işinden iyi para kazandığını, kendine bir ev yaptığını ve bir gün ailesiyle birlikte memleketine yerleşip kısmetse turistler için bir misafirhane açmak adına bir yandan da para biriktirdiğini anlatıyor. İçten gülüşü ve lisan becerisine bakılırsa bu konuda pek de sıkıntı yaşamayacağına eminiz.
Trenle birkaç saatlik yolculuktan sonra nihayet istediğimiz yerdeyiz. Binlerce yıl göz alıcı bir İpek Yolu kenti olan Semerkant’a gelip dünyanın en etkileyici mimari başyapıtlarından Registan’ı gördüğümüz anda buranın gezginleri neden daima büyülediğini anlıyoruz. Medreseleri süsleyen detaylı mozaiklere ne yapsa hazırlayamıyor gözlerini insan. Tarihçiler buranın eskiden bir kamu alanı ve büyük bir çarşı olduğuna inanıyor. Medreseden medreseye avluları ve türbeleri keşfedebilir ya da kentlilerin, satıcıların ve turistlerin arasında dolaşarak Orta Asya zanaatkârının görkemli hünerini içinize çekebilirsiniz.
Semerkant hakkında duyduğumuz her şey, şehre gelişimizle birlikte gerçeklik kazanıyor; hatta belki hayal ettiğimizden bile daha güzel. Büyük İskender’e ait bu görüşe biz de katılıyoruz. Şehrin zamansız güzelliği sayesinde bu kanı günümüzde bile geçerliliğini koruyor.
Registan külliyesinin muhteşem mimarisinin yanı sıra Bibi Hanım Camii de mutlaka görülmesi gereken yapılardan biri. Bu caminin Timur ismini tarihe kazıyan anıtsal bir sembol olduğunu görür görmez anlıyor insan. Bugünlerde bir ibadet yerinden ziyade müze olarak hizmet veren cami biraz bakımsız kalmasına rağmen hâlâ ziyaretçilerin gözlerini kamaştırıyor. Taşkent Yolu’nun daha aşağısındaysa bir başka görsel ziyafet olan Şah-ı Zinda nekropolisi yer alıyor. Mezarlarla dolu sanatsal bir başyapıtı andıran mekânı ziyaret etmek için en iyi vakit gün batımı öncesi. Registan’dan nekropolise uzanan yürüyüş güzergâhı fotoğraf makinelerinin hafızasını doldurmaya yetecek kadar zengin. 
Semerkant’ta ziyaret edilmesi gereken noktalar (birkaç istisna dışında), genelde eski şehir merkezine yayılmış. Şaşırtıcıdır ki eski şehirde yeme-içme için pek fazla mekân bulunmadığından akşamla birlikte etraf biraz terk edilmiş ve boş geliyor insana. Özbeklerin tavsiyesini dinleyip hesaplı bir taksi yolculuğuyla şehrin Rus bölgesine gittiğimizde mütevazı lokantalardan şık restoranlara her damak tadına hitap edecek birçok seçenekle karşılaştık.
Semerkant’ta keyifli birkaç günün ardından hızlı trene binip geçmişin en önemli Orta Asya kenti Buhara’ya ulaştık. Pers kahramanı Siyavuş’un şehrin köşe taşını diktiği epik Şahname’ye aşina olanlar Buhara’yı da duymuştur. Diğer yandan Buhara’nın Pers bilim, kültür ve sanat sahnesinin zengin bir merkezi hâline gelmesi yüzyıllar sonra, Samani Hanedanlığı eliyle oluyor. Çevredeki birçok şehirde olduğu gibi Buhara da Moğol istilasından kurtulamıyor ama daha sonra yeniden inşa ediliyor; bugünse keşfedilmeye hazır, güzel, pastoral ve çoğunlukla Taciklerin yaşadığı bir şehir.
Eski şehrin dar sokaklarında dolaşmak, daha düzenli ve büyük bir kısmı restore edilmiş Semerkant’a kıyasla asıl İpek Yolu atmosferini daha fazla hissettiğimiz unutulmaz bir deneyim yaşatıyor. Dolambaçlı ara sokakları tarihle, karakteristik manzaralarla ve birkaç pazarla dolu. Leb-i Havuz’un güneyindeki Yahudi mahallesinde şehrin en eski sakinleri ve ziyarete açık tarihî bir sinagog bulunuyor. 
Buhara'da görecekleriniz tek bir anıtla sınırlı değil; şehrin birkaç önemli bölgesi var. İsmail Samani’nin kabri küçük ama zarif Samani Parkı’nda yer alıyor. Yakınlarında, “şehir içinde şehir” denilen Ark’ta antik kalıntılar sıralanıyor. Halı çarşısının içinden kısa bir yürüyüşle varılan Kalon Camii'nin minaresinden caminin kendisi  ve civardaki medreseler harika görünüyor. Bunları görüp keyifli Leb-i Havuz’da bir gezinti yaptıktan sonra merkezî chaikana'da bir çay molası vererek Çar Minar’ın karşısına geçiyoruz. Mavi kubbeli dört minaresiyle bir camiyi andıran Minar’da gün batımını izlemeye ve akşam yemeğine hazırız. Leb-i Havuz’un kuzeydoğusundaki bir yol üzerinde yer alan Çar Minar (“dört minare”) XVIII. yüzyılda tamamlanmış. Her biri turkuaz kubbeli minareler Hristiyanlık ve Budizm gibi dünya dinlerinin felsefelerini temsil eden müphem mozaiklerle süslü. Bu mahalleyi sevmemizin en büyük nedeni yerel hayatı incelemenin yanı sıra geleneksel tatlıları denemek ve ürünlerden satın almak bakımından ilginç bir mekân olması.
Küçük yüzölçümüne rağmen Buhara yerel yemeklerin tadına bakmak için şaşırtıcı derecede iyi bir tercih. Seçenek sayısı pek fazla olmasa da kısa bir ziyaret sırasında farklı tatlar denemek için yeterince çeşitlilik burada mevcut. Restoranların çoğu eski şehirde yer alıyor; adreslerini gece bulmak biraz zor zira sokaklar çok da iyi aydınlatılmamış. Hem Buharalılar hem de turistler Minzifa’yı öneriyorlar. Doston House’sa geleneksel dekoru ve turist sezonunda düzenlediği folklor gösterileriyle oldukça hareketli bir yer. Golden Samarkand ise geleneksel Özbek yemekleriyle tanınıyor. 
Orta Asya’nın tacındaki en değerli mücevher olan Özbekistan’ın insanları görüp görebileceğiniz en sıcakkanlı insanlar. Karşılaştığım tüm gezginler ülkenin mimari cevherlerine ve insanlarının karakterine duydukları hayranlığı anlata anlata bitiremiyordu. Biz yolculuğumuza ülkenin batısındaki Hiva’da devam edip Nukus’ta son vereceğiz. Fakat Buhara ve Semerkant bizde öylesine bir iz bıraktı ki zihnimizde tek bir düşünceyle ayrılıyoruz: “Tekrar gelmeliyiz.”

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi