Boğaz sularında gemilerin süzülüp martıların kanat çırptığı, efsanevi dünyanın kahramanlık destanı Troya (Troia) Savaşı’nın, Türk milletinin ve I. Dünya Savaşı’nın kaderini değiştiren zaferin gururunun her noktasında hissedildiği şehirdir Çanakkale.

Masmavi gökyüzü altında Boğaz'ın sularıyla, iki kıyıyı birden ihtişamla bezeyen kaleleriyle, feribot yolcularının heyecanına eşlik eden martılarıyla iç içe bir Çanakkale sabahında tarihe, kahramanlıklara, bugünün güzelliklerine tanıklık edecek olmanın kıvancını duyuyorum. Kordon’daki sakin ve herkesin birbirini tanıdığı bir kalabalıkla Kilitbahir İskelesi’ne ulaşmam on dakikamı alıyor. Feribottan inerken güneşin gözümü almasına inat, sabah ayazı yüzüme çarpıyor. Başımı biraz kaldırınca Kilitbahir’in bağrına yazılmış “Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın / Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.” dizeleriyle Gelibolu Yarımadası yolculuğum başlıyor. Gelibolu Yarımadası; Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı’nın kurulmasıyla büyük bir açık hava müzesi olmak adına hızlı bir ivme kaydetmiş. Gelibolu’yu ana hatlarıyla bir baştan bir başa dolaşmak için en az iki günlük bir planlama yapmak gerekiyor. Bu doğrultuda Çanakkale Savaşlarının sembol isimlerinden Seyit Onbaşı’yla birlikte anılan Rumeli Mecidiye Tabyası ve Şehitliği ilk gün için başlangıç noktam oluyor. Sonrasında askerlere sağlık hizmetlerinin verildiği Soğanlıdere Vadisi’ne geçiyorum. Savaşın stratejik noktalarından Alçıtepe Şehitliği, Çanakkale Cephesi’nin ilk şehitlerinin yattığı Seddülbahir Kalesi, Eskihisarlık Burnu’nda yükselen Çanakkale Şehitler Abidesi bölgeyi tanımak ve mücadeleyi kavramak için ziyaret edilmesi gereken alanlar olarak öne çıkıyor. Gelibolu, Çanakkale Savaşlarının ruhunu iliklerinize kadar hissedebileceğiniz bir coğrafya, sanki bir belgeselin içinde yaşamak gibi...
 Yarımadanın bunu gerçek belgesele dönüştüren bir kuruluşu var: Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi. Burası öncelikle Çanakkale Savaşlarında kullanılan malzemelerin sergilendiği bir müze ve muharebenin çarpıcı anlarının ileri simülasyon teknikleri kullanılarak yapıldığı bir alana da sahip. 
Gelibolu’da ağaçlar zamanın üstünde büyüyor sanki. Savaşın sert yüzünü tabiat bütün masumiyetiyle örtüyor. Bigalı köyüne giderken Arıburnu Sahili’nde bulunan Anzak Koyu’ndan geçiyorum. Eceabat’ın kuzeyinde bulunan Bigalı, Nisan 1915’te 19. Tümen’e karargâh olmuş ve bu sırada Atatürk’ü misafir etme şansına erişmiş. Daha meydanından başlayarak taş evlerine, çınarlı kahvesine, taş döşeli kaldırımlarına hayran oluyorsunuz. Atatürk’ü ağırlayan ev ise bugün bir müze. 
Ertesi günün bir saatlik dilimini Conkbayırı’na ayırıyorum. Conkbayırı’na doğru çıkarken 57. Piyade Alayı Şehitliği’nde duruyorum. Çıkarmanın ilk gününde Arıburnu’na ilerleyen Anzak askerleri ile çarpışan ve onları geri püskürten Türk kuvvetlerinden biri olan 57. Piyade Alayı, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in uhdesinde çarpışan bir alaydı. Savaşın seyrini değiştiren cesaret timsali 57. Piyade Alayı’nın ardından Conkbayırı-Kocaçimentepe hattına ilerliyorum. Gelibolu Yarımadası’nın doruğu olan Conkbayırı, bütün Gelibolu’yu gözlerimin önüne seriyor. Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal’in heykeline sırtımı veriyorum. Conkbayırı’nda kazandığımız her şey için bir kez daha şükran duyuyorum. 
Kendi hâlinde köyler, koyun sürüleri, bir görünüp bir kaybolan deniz, aracın camlarında geride kalırken Küçük Anafartalar köyü sapağından geçip Büyük Kemikli Burnu’na ilerliyoruz. Burada deniz, kendisine uzanan kayaların düşsel formuyla birlikte ayrı bir güzel. Rüzgârın heykeltıraşlığında biçimlenmiş bu kayalar bölgeyi fotoğraf meraklıları için karşı konulmaz kılıyor. Deniz kokusunu içime çekerek bu sefer Eceabat’ın denizle iç içe köyü Kilitbahir’e, Boğaz’ın en dar bölümüne varıyorum. Kilitbahir’in alametifarikası, tarihi Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar uzanan yonca biçimli kalesi. Çanakkale Savaşları ve  Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı tarafından müzeye dönüştürülen kale 18 Mart’tan itibaren ziyaretçilerini kendine has mimarisi içinde ağırlamaya hazırlanıyor. 
“Denizin kilidi” anlamına gelen Kilitbahir’den ayrılıp 45 dakika süren bir yolculukla üzerinde Süleyman Paşa'nın ve Namık Kemal’in isimlerinin yazılı olduğu kahverengi tabelaları takip ediyorum. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, Osmanlı Devleti'nde Rumeli’ye geçişi sağlayan ve burada devletin köklerini sağlamlaştırmak için mücadele vererek “Rumeli Fatihi” namıyla tarihe geçen önemli bir devlet adamı. Bolayır’da çıktığı bir av sırasında atından düşerek hayatını kaybeden Süleyman Paşa, kabrinin coğrafyada kalmasını vasiyet ettiğinden Bolayır’daki imaretinin yakınlarında yer alan türbesine defnedilir. Atıyla defnedilen tek Osmanlı paşası olan Süleyman Paşa’nın kabrinin hemen yanı başında zarif çizgileriyle dikkat çeken kabirde ise Namık Kemal metfun. Tarihin iki ayrı sayfasından iki Rumeli sevdalısı ismi tam da buranın havasına hâkim bir coğrafyanın bağrında ziyaret ettikten sonra feribota yetişmek üzere Eceabat’a dönüyorum. 
I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren Çanakkale Zaferi’nin gerçek destanının yörüngesinden Homeros’un epik yapıtlarında anlattığı Truva Savaşı’na dokunmak üzere Troya (Troia) Antik Kenti’ne gidiyorum. Troya Antik Kenti’nin UNESCO Kültür Mirası Listesi’ne girişinin 20. yılı olması  dolayısıyla, 2018, Troya Yılı ilan edildi. Troya’da olmak bir anlamda efsaneler çağını elle tutulur hâle getiriyor. İnşası hâlihazırda devam eden Troya Müzesi ise bu yılın Haziran ayında ziyaretçileriyle buluşacak. Bölgenin diğer önemli yerleşimi adını Büyük İskender’e borçlu olan Alexandria Troas. Yaklaşık 400 hektarlık bir alana yayılmış olan Alexandria Troas çağının önde gelen ticaret merkezlerinden biri. Koçali köyünde bulunan devasa boyutlardaki sütunlarıyla görenleri hayrete düşüren taş ocağı da Çanakkale’nin antik geçmişinde gezinmek için harika bir rota. Antik devirden günümüze dönerken Arkeoloji Müzesi’ne mutlaka uğramak gerekiyor. Troya’nın ve bu bölgedeki birçok yerleşimin kazı çalışmalarından elde edilen objeler burada sergileniyor. 
Kordon’da kendi başına yükselen Troy filminin kahramanı tahta at, bulutlu gökyüzünün altında gerçek bir mitolojik görünüm sunarken sabahın ilk uğrak yeri olarak Kordon’a yürüme mesafesindeki Saat Kulesi’ni belirliyorum. Sultan II. Abdülhamid döneminde yapılan kule adını şair Ece Ayhan’dan alan bir meydanda yükseliyor. Meydandan çıkan sokak beni Çanakkale’nin en güzel sokaklarından biri olan Fetvane’ye getiriyor. Burada nostaljik Çanakkale’nin yansımalarını takip ederek, sokağın sonundaki Kent Müzesi’ne ulaşmak hiç de zor değil. Giriş katı geçici sergilere ev sahipliği yapan bu köşe-binanın diğer katlarında, kentin renkli ve destansı tarihinden izler günlük yaşama da değinerek ziyaretçiyle buluşuyor. Kent Müzesi’nden pek de uzaklaşmadan etrafta tek bir ayrıntıyı bile kaçırmamak gayretiyle yola devam ediyorum. Kulağımda Çanakkale Türküsü şehre ilk adımımı attığım andan beri çalıp duruyor. Çarşı Caddesi’ne geldiğimde türküdeki Aynalı Çarşı’nın girişi karşımda beliriyor. Çanakkale; kendisi hakkında bildiğinizi, okuduğunuzu, gördüğünüzü birebir yaşamanızı sağlayan bir şehir. Böyle düşünüp sahil boyuna doğru yürürken Çimenlik Kalesi ve Nusret Mayın Gemisi’ni de içinde barındıran Deniz Müzesi’nin önünde buluyorum kendimi. Bir savaş kahramanı Nusret. Nusret’in değerini en güzel özetleyense müttefiklerin önemli ismi Sör Winston Churchill belki de: “18 Mart’ta dünya kara sularında 5 binin üzerinde gemi hizmet veriyordu. 5 bin geminin yaptığı bir yana, Nusret’in yaptığı bir yana.” Çimenlik Kalesi ve Nusret Mayın Gemisi Çanakkale tarihinin en parlak, en ihtişamlı sayfalarından biri.
Müzeden çıkıp ara sokakları keşfetmeye koyuluyorum. Sahilin birkaç sokak ötesinde Troya Antik Kenti için canla başla çalışan ve burayı dünyaya tanıtmak için mücadele eden arkeolog ve büyük kültür elçisi Manfred Osman Korfmann'ın adını taşıyan kütüphaneyle karşılaşıyorum. Zamanında Surp Kevork Kilisesi’nin Sıbyan Mektebi olarak kullanıldığı düşünülen kütüphanede başta Korfmann olmak üzere birçok ismin bağışladığı kitaplardan faydalanmak mümkün. Korfmann Kütüphanesi’nin hemen arkasında Surp Kevork Kilisesi yükseliyor. Sokakları adımlamaya devam ederken şehir haritasında gördüğüm sinagogun zilini çalıyorum. Şehrin çok kültürlü tarihi sokaklarda saklı. Çanakkale’de hep var olan rüzgâra hafif bir yağmur eşlik ederken Kordon tarafına doğru yürüyüp suyun kırışık yüzeyinde batıp çıkan kuşları izliyorum. Kordon’un sonundan ara sokaklara sapınca seramiğiyle ünlü şehrin Seramik Müzesi’ni de ziyaret ediyorum. Fatih Sultan Mehmet devrinde başlayan seramik üretimi yüzyıllar içinde Çanakkale’nin yazgısı haline geliyor. Hatta öyle bir an geliyor ki seramik şehre adını bile veriyor. Tarihî Er Hamamı’nın restore edilip dönüştürülmesi ile hazırlanan müze geleneksel bir sanatı incelemek için doğru adres.
Çanakkale; şehitlikleri, abideleri, efsaneleri ve kahramanlıkları bitmek bilmeyen şehir. Boğaz’ın kıyısında, iki kıtanın ortasında, adına türküler yakılan onurun ve azmin şehri. Veda etmenin en zor olduğu şehir belki de... 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi