Altın Boynuz’un 120 yıllık tanığı Demir Kilise yani Bulgar Sveti Stefan Kilisesi, uzun ve kapsamlı bir restorasyondan sonra tekrar açıldı. Bulgarlar, biz İstanbullular ve özellikle Balat'ın yerli halkı bundan hayli memnun.

Yenilenerek 7 Ocak’ta tekrar ibadete açılan Demir Kilise'nin haberini televizyondan izleyen 83 yaşındaki annem derin bir iç çekip “Komşumuz Sütçü Vasil bu kilisede evlenmişti. Babamla nikâhına gitmiştim, hiç unutmam.” deyince o günleri, kiliseyi, kiliseye gelenleri merak ettim, arka arkaya sorular sordum. Ama o yıllarda 10 yaşında olan annemin kiliseyle ilgili çok az anısı vardı. 
1940’ların İstanbul’unu; komşuluklarını, insanların birbirlerine hoşgörüsünü düşünerek Avrupalıların “Altın Boynuz” dedikleri Haliç’e doğru yol aldım. Baştan aşağı demirle inşa edildiği için Demir Kilise denilen ama gerçek adı Bulgar Sveti Stefan Kilisesi olan yapı Fener’den Balat’a uzanan kıyı şeridinin sağında yer alıyor. Aslında bu hat tam bir mozaik. Kilise, sinagog ve camilerin yan yana olduğu bu bölgede farklı ırklardan, farklı dinlerden insanlar yüzyıllar boyunca komşu olarak yaşamışlar. 
Ben bu kültürel lezzetin tadını çıkarmak için Demir Kilise’ye adım adım gitmek istedim. Unkapanı Köprüsü’nden tarihî yarımadanın batısına yöneldim. Cibali’yi başlangıç noktası yaptım. Sabah saatleri olmasına rağmen sahildeki banklar çoktan dolmuş, tur otobüsleri ise sıra sıra dizilmişti. Önce karşıma Kadir Has Üniversitesi çıktı. 1995 yılına kadar Cibali Tütün Fabrikası olan bu Osmanlı binası, heybetiyle kendini hemen belli ediyor. Cibali’de 12 yıl yaşayan Orhan Kemal, bu fabrikayı, işçilerini ve mahalleyi Cemile romanında detaylarıyla anlatır. Yazarın adını taşıyan sokaktan; 1954-1966 yılları arasında yaşadığı iki katlı, yeşil ve mütevazı evin önünden geçtim. Mahalle eski ve yorgun evleriyle Orhan Kemal’in romanındaki gibiydi.
Yokuştan inip Fener’e yürürken burnuma mis gibi kahve kokusu geldi. Zamanında Ayakapı’nın köşesinde Sur Kapısı Karakolu olan, şimdi Osmanlı tarzı dekoruyla hizmet veren Nev-i Cafe’de közde köpürmüş kahvemi cızırtılı pikaptan yayılan Zeki Müren şarkısıyla içip tekrar yola koyuldum.
Üç kubbeli Demir Kilise ileride göründü. Yenilenmiş, tazelenmiş, gençleşmiş… Kapılarını yeniden açmış; ziyaretçileri bahçeye kadar taşıyor... Göz alıcı dış süslemeleri olan kilisenin önce etrafını gezdim, cephesine dokundum; o bembeyaz zarafetin içindeki demirin kadifeye dönüşmesini anbean hissettim. 
XIX. yüzyılda İstanbul’da yaşayan Bulgarlar, Rum Patrikhanesi’nden ayrılarak kendileri için bağımsız bir kilise yapmak isterler. Sultan Abdülaziz, Bulgarların Fener Patrikhanesi'nden bağımsız bir kilise yapmalarına önce sıcak bakmasa da isteklerini hemen reddetmeyip "Kilise inşaatını üç ay içinde bitirmek koşuluyla izin veririm." der. Hikâyenin ilginç kısmı tam da burada başlar. Çünkü bu tür bir inşaatın o dönemin koşullarında üç ayda bitirilmesi pek mümkün değildir. Bulgarlar sıra dışı bir yöntem geliştirir ve projeyi Viyana’da, Wagner adlı bir firmaya verirler: Kilisenin yeri denize çok yakın olduğu için aşınmaya karşı beton yerine tamamen demir kullanılacaktır. 500 ton ağırlığında olduğu söylenen kilise önce şirketin bahçesinde prefabrik olarak kurulup denenir. Başarılı bulununca da, demirler, küçük gemilerle Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden Haliç’in kıyısına taşınır. Zemin bataklık olduğu için önce Brezilya'dan getirilen, suyun içinde yaşayan ağaçlardan yapılan 325 kazık Haliç’e çakılır. Demirden parçalar denizdeki ağaçların üzerine vidalarla tek tek, lego gibi monte edilir. İstanbullu Ermeni mimar Hovsep Aznavur’un projesi üç ay gibi bir sürede inşa edilince padişah sözünde durur ve Demir Kilise 1898’de ibadete açılır. Ancak denizin üzerinde olması nedeniyle zaman içinde korozyona uğrar. Demir erimeye başlar. Haliç’in çevresi düzenlenirken yapılan yol, üzerine kilisenin monte edildiği ağaçların su almasını engeller. Zemin çamurlaşır. 2006 yılında 330 beton kazık çakılarak kilisenin kayması önlenir ama zaman demir yapıyı yıpratmaya devam eder. 
İşte, dünyanın tek demir kilisesi Sveti Stefan, bundan yedi yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restorasyona alındı, baştan aşağıya yenilendi. Bulgarların gurur duyduğu Demir Kilise, 7 Ocak’ta, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ve Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’un katılımıyla ibadete yeniden açıldı ve o eski güzel günlerine bugünden bir kapı araladı. 
Kilise çevresindeki turum bitince giriş kapısının üstünde, 40 metre yükseklikteki çan kulesine bakıp ziyaretçi kalabalığına karıştım. İçerisi fotoğraf ve video çekenlerle daha ziyade müze görünümünde. Bodrum katıyla birlikte üç katlı kilise pırıl pırıl, dilek mumlarının yakıldığı kum bembeyaz. Girişte altar (sunak), onun önünde ahşap ikonostas (paravan) bulunuyor; önü bu dünyayı, arkası uhrevi dünyayı temsil ediyor. 
Bu bölümde din âlimlerine ayrılan bölüm var. İkonostasın üst kısmında Hz. İsa’ya (a.s.) ve Meryem Ana’ya ait, İncil’den sahneleri gösteren ikonlar bulunuyor. Onların altında Hz. İsa’ya (a.s.) ait bir mendilin tasviri var. Tasvir edilen sahne şöyle: Hz. İsa (a.s.) gerileceği çarmıhı sırtına alıp Zeytin Dağı’na çıkarken çok terliyor. Terini silmesi için biri ona mendil veriyor. Mendile de sureti çıkıyor. Altarın solunda da Hz. İsa’nın (a.s.) lahidini temsil eden ahşap bir lahit var. Paskalya’da lahidin üzeri çiçeklerle süsleniyor, başında ağıtlar yakılıyor. 
Cemaat için oturma sıraları ise ikinci katta. Bodrum katında ise restorasyon boyunca kilisenin hangi aşamalardan geçtiği fotoğraflarla anlatılıyor. 
Dünyanın tek demir kilisesi unvanına sahip Sveti Stefan Kilisesi’nin yeniden ibadete açılmasından Bulgarlar kadar semt halkı da memnun. Demir Kilise’nin çaprazındaki Fener Rum Patrikhanesi’nden başlayan, Balat’ın sonuna kadar devam eden Arnavut kaldırımlı dar sokaklar cıvıl cıvıl. Sokakları fotoğraf stüdyosuna benzeyen Fener-Balat hattı, üçüncü dalga kahveciler, retro kafeler, sinemaseverlere ve antika tutkunlarına hitap eden birbirinden şık mekânlarıyla cazip bir rota. Balat ise antika tutkunları için bir derya. 
1492 yılında İspanyol engizisyonundan kaçan Yahudilerin kurduğu ve “Çıfıt Çarşısı” adıyla bilinen Balat Çarşısı’nın iki sokağa yayılmış küçük dükkânlarında, ayakkabı tamircisinden kasabına, eczacısından terzisine, fırıncısından bakırcısına kadar herkes işinin başında. 
Gezimin finalini Balat’ın UNESCO projesi kapsamında aslına uygun olarak yenilenen renkli ve cumbalı evlerin olduğu ‘merdivenli yokuş’la yaptım.  Burası bölgeyi gezenlerin bir nevi selfie noktası olmuş. Birçok kültürü, tarihî birikimi, lezzeti hoşgörüyle yoğuran Cibali-Fener-Balat hattından ayrılırken, en kısa zamanda yeniden gelip, taze çekilmiş kahvesinden içeceğime söz verdim.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi