Adı, soğuk havalarda akıllara düşen bozayla anılan Vefa'da mis gibi kokular arasında başlıyor gezintim. Küçük dükkânlar ılık kış güneşi altında erkenden açıyor kepenklerini. Bende ise keşfedeceğim yeni yerlerin heyecanı başlıyor.

Dostluk, sevgi ve bağlılıkla ilgili hayal kırıklığı yaşadığımızda, “Vefa İstanbul’da bir semt adıymış.” diye sitem ederiz. Vefasızlığı anlatan bu sitem, şiirlerde ve şarkılarda bile geçer. Evet, Vefa İstanbul’un en eski semti. Üstelik Bizans’tan gelip Osmanlı’nın koruduğu, geliştirdiği büyük tarihî mirasımızı taşıyan vefalı bir semt. Peki bu semte ne kadar vefalıyız? Dönemin devlet adamlarının ve varlıklı isimlerinin oturduğu, tarihî yarımadadaki pek çok sivil ve resmî binaya ev sahipliği yapan Vefa'yı ne kadar biliyoruz? Kafamdan geçen bu sorularla, yağmurlu bir İstanbul sabahında yola çıktım Vefa’ya doğru. 
Vefa semti coğrafi konum olarak Aksaray’dan Unkapanı’na giden yolu kesen Bozdoğan Kemeri’nden başlayıp Süleymaniye Camii’ne kadar uzanıyor. Bir küçük not; bu kemerler Osmanlı döneminde İstanbul’a su taşıyormuş. 1640 yıl önce, Bizans İmparatoru Valentius döneminde inşa edilmiş. Bu nedenle su kemerinin adı Valens olarak da anılıyormuş. Ben Saraçhane Parkı’ndan yürüyerek Bozdoğan Kemeri’nden yayan geçtim. Sol tarafımda Fatih Reşat Nuri Sahnesi'ni bırakarak sağa kıvrıldım; hedefime doğru yol aldım. Sokak esnafıyla, öğrencisiyle, kedileriyle daha yeni yeni hareketleniyordu. 
Aslında dört mahalleden oluşan Vefa’nın kalbinin attığı yer semtin simgesi, aynı zamanda bizim kültür lezzetimiz olan Tarihî Vefa Bozacısı’nın bulunduğu köşe. Çaprazında 1872 yılında kurulan Vefa Lisesi, onun yanında da 1908 yılında kurulan ve renkleri de yeşil-beyaz olan Vefa Spor Kulübü’nün lokali. 
Semtin en hareketli noktası burası. Hava ne kadar soğursa, sokağın trafiği de o ölçüde artıyormuş. Sabah saatleri olmasına rağmen tarihî bozacının içi yine cıvıl cıvıldı. Ama ben bozayı gezimin sonuna saklayarak önce semtin bir acı kahvesini içmek istedim. Vefa Bozacısı’nın önünden geçerek, sokağa yayılan kavrulmuş leblebi kokusunu içime çekerek vardığım Furkan Aile Çay Bahçesi’nde kahvemi içtim. Çay bahçesinin içindeki sevimli hediyelik eşya dükkânı da güzel bir sürpriz oldu. Kahvemi içtikten sonra sokakta yeniden ve yavaş yavaş yürümeye başladım. İlerledikçe leblebi kokusunun yerini keskin tarih kokusu aldı, sanki sokak biraz daha sessizleşti.
Öncelikle, semte adını veren Ebul’l-Vefa Hazretleri'nin Türbesi oldu. Asıl adı Mustafa bin Ahmet olan Ebu’l-Vefa aslen Konyalıymış. İstanbul’un fethinden sonra bugünkü adıyla Vefa semtine yerleşen Ebu’l-Vefa, dönemin hatırı sayılı âlimlerindenmiş. Türbenin önünde dua edilen penceresinde şu beyit yazılı: Muktedâ-yı ehl-i ma’nâ, Muslihuddin Ebu’l-Vefa/Uyûn-ı uşşâkâ hâk-ı merkadidir tûtiyâ. Manası şu: Muslihuddin Ebû’l-Vefa mana ehlinin, evliyanın uyduğu kimsedir. Mezarının toprağı, âşıkların gözlerine sürmedir. 
Vefa'nın hazinelerinden biri de Atıf Efendi Kütüphanesi. Gerçekten bir hazine. 1742 yılında Sultan I. Mahmut’un Defterdarı Mustafa Atıf Efendi’nin kurduğu kütüphanede 4 bine yakın el yazması eser, 30 bine yakın da eski ve yeni basma kitap bulunuyor. Divan edebiyatının iz bırakan şairi Nefi’nin (1572-1635) evinde yazdığı eserler de bu kütüphanede. Tarih araştırmacısı Mehmet Zeki Pakalın’ın (1886-1972) koleksiyonunun da yer aldığı kütüphanede mühürlü albümler, özel ciltler, tezhip ve minyatürlü eserler bulunuyor. Aslında önemli eserlerin hemen hepsi dijital ortama aktarılmış. İsteyenlere kütüphane dijital ortamda da hizmet veriyor.  
Kütüphanenin sağ yanındaki Molla Gürani Camii ise sanki sokak arasında saklanmış gibi duruyor. Vefa Kilise Camii diye de bilinen bu yapının tarihi XII. yüzyıla dayanıyor. Avrupa’da ilk sanat kitaplarına da giren Agios Theodoros Kilisesi, İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet’in şehzadeyken hocalığını yapan Molla Şemseddin Gürâni (1410-1488) tarafından camiye çevrilmiş. Yüzyıllara tanıklık eden caminin bakımsız hâli insanın içini sızlatıyor. Gerçekten bir vefa bekliyor, sessiz sedasız…
Ben tarihe dalmışken, sokakta da öğle yemeği telaşı başlamıştı. Tarihî Vefa Kuru Fasulyecisi’nin masaları yavaş yavaş doluyordu. Yanındaki Unkapanı Pilavcısı ise seyyardaki coşkulu günlerinden biraz uzakta kalmış gibiydi. Ben iştahımı semtin alametifarikası bozaya ayırıp Vefa Lisesi’ne yöneldim. 145 yıllık okulun heybetinin etkisindeyken, arkamı döner dönmez İtimat Kitabevi ile karşılaştım. Semtin eskisi olduğu belliydi. İçeri girdiğimde haklı olduğumu gördüm. Sahibi Mustafa Aktan, “1975’ten beri buradayız. Babam da Vefa Lisesi’nden mezun oldu.” diye söze başladı ve “Vefa Lisesi'nin mezunlarından Kemal Sunal ölünceye kadar, neredeyse 15 günde bir okulu ziyaret edip bazen de bahçede basketbol oynardı. Bizim de bir çayımızı içer, giderdi. O tam Vefalıydı.” dedi, sesinde bir özlemle...
Benim için artık bol tarçınlı bir boza zamanı gelmişti. Önce Tarihî Vefa Leblebicisi’nden sıcak taze leblebi alınması tavsiye edilir ama bozayı sade sevenlerdenim. Tarihî mekâna adım atarken dikkatimi ilk çeken, kapının yılların ayak izlerini taşıyan eşiği oldu. Küçük bir tavsiye; önce o mavi çinili tarihî mekânda, mermer içinden servis edilen bozanın, ustanın elinden yukarıdan aşağıya süzülüşünü keyifle izleyin. Sonra siparişinizi verin. Dile kolay, tam 142 yıldır aynı ritüel… 1870 yılında Prizren’den gelen Arnavut genci Hacı Sadık Bey (1851-1933), evinde kendi imkânlarıyla koyu kıvamlı, açık sarı renkli, hafif ekşimsi bozayı üretmiş. Aslında yeni bir lezzet yakalamış. Çünkü  o dönemde İstanbul’da satılan bozalar ayran gibi sulu, koyu renkli ve çok ekşiymiş. Altı yıl omzunda bakır güğümlerle kendi ürettiği bozayı satan Sadık Bey’in ünü şehre yayılmış; sokaktan geçeceği saatler beklenir olmuş. Ve Sadık Bey, 1876’nın eylül ayında boza ürününün dünyadaki ilk resmî ticarethanesini kurmuş. Hacı Sadık Bey’in bu sorumluluğunu ondan tam 100 yıl sonra dünyaya gelen, ailenin dördüncü nesil temsilcisi Sadık Vefa (1951) geleneği bozmadan titizlikle sürdürüyor. Büyük büyükdedesinin ismini taşıyan Sadık Vefa da doğma büyüme Vefalı. Turizm ve otelcilik eğitiminden sonra kariyerini Almanya’da yapmış, hızla da ilerlemiş. “Tam bir insan sarrafıydı.” dediği babaannesinin sözüyle, hayat yolunu değiştirmiş: “Yazık olur emeklerimize, gel işin başına.”
Bozanın tezgâha gelene kadar her aşamasında çalışan Sadık Vefa, duygulanarak anlatıyor: “Ben bu dükkânın yanındaki evde dünyaya geldim. Yürümeye başladığım yer de bu dükkânın içidir. Bu tezgâhta çalışan ustaların ayaklarının dibinde büyüdüm. Ben doğmadan bir yıl önce Vefa Bozacısı’nda işe başlayan Koca Mustafa ustanın emeklilik tazminatını vermek bana nasip oldu. Ustamdı, çok severim. Onunla, bir günde kim daha çok boza dolduracak diye yarışırdık…”
Günde yaklaşık 6-7 bin bardak bozanın -ki bu sayı kar yağdığında artıyormuş- satıldığı, ünü ABD’ye kadar yayılan Vefa Bozacısı, 114 çalışanıyla yılın 12 ayı, her gün saat 08.00 ile 00.30 arası hizmet veriyor. Vefalılar, bozanın şifasını TÜBİTAK verilerine dayanarak anlatıyorlar: “Biz bozamızı darı irmiğinden üretiyoruz. Yağ oranı sıfır. İçinde katkı maddesi yok. A,B,C ve E vitaminleri içerir. Gluten içermez. Özellikle öğrencilere, sporculara ve süt yapıcı özelliğinden ötürü hamilelere tavsiye ediyoruz. İki bardak boza bir günlük B vitamini ihtiyacını karşılıyor.” 
Vefa gezisini bozanın damağımda bıraktığı nefis bir lezzetle noktaladım. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi