Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kızı ile damadından, peygamberlerden ve sahabelerden kalma eşsiz eşyalar... Bunlar tam 500 yıldır Topkapı Sarayı’nda korunuyor. Aralık ayında 500. Yılında Mukaddes Emanetler ve Yavuz Sultan Selim sergisi adı ile ziyarete açıldılar. Ben de ilk gidenlerden biri oldum.

Tam 500 yıldır Topkapı Sarayı’nda korunan Mukaddes Emanetlerin saray hazinesinin gösterişli ve muazzam parçalarına kıyasla oldukça sade eşyalardan oluştuğunu biliyordum. Ama bunlar yüzyıllar boyunca sarayın en değerli varlığı oldular. Hiçbiri altın veya gümüşten değildi fakat onları koruyacak mahfazalar altın ve gümüşten yapıldı, değerli taşlarla süslendi. 
Yavuz Sultan Selim'den sonraki dönemlerde sayısı sürekli artarak paha biçilemez bir zenginliğe dönüşen bu manevi hazineleri ziyaret etmek için Topkapı Sarayı Müzesi'ne doğru yola koyuldum... Çengelköy iskelesinde, Boğaziçi’nin o masalsı ve büyüleyici görüntüsü eşliğinde beklediğim vapur ile Boğaz’ı geçip Eminönü’ne ulaştım. Buradan saraya yürüyerek gitmek 15 dakika sürüyor ve yol tarihî yarımadanın atmosferinde ilerliyor fakat bu defa tramvayı tercih edip Sultanahmet’e beş dakikada geldim.  
İstanbul tarihinin en gözde mekânı olan Sultanahmet Meydanı’nda en kıdemlisi yaklaşık 3 bin 500 yaşında olan üç sütunu, camiyi ve etrafı biraz dolaştıktan sonra Topkapı Sarayı’na uzanıp Bâb-ı Hümâyûn’dan avluya girdim. Bu sarayın sadeliğindeki ihtişam beni her zaman tesiri altında bırakır, yine aynı hayranlıkla yürüyerek Mukaddes Emanetlerin sergilendiği yere, Has Oda’ya geçiyorum.   
Bu oda Yavuz Sultan Selim’e kadar padişahların Enderun avlusundaki özel dairesi olarak kullanılmıştı. Şimdi karşısında durduğum Mukaddes Emanetler Mısır Seferi’nden sonra İstanbul’a getirilince oda Mübarek Emanetler Dairesi unvanını da aldı ve onların muhafazasını da üstlendi.  Kapının ve muhafaza sandığının anahtarı bizzat padişahtaydı. Emanetlerin sorumluluğu verilen ve bu doğrultuda bakımını yapan kişi de padişaha en yakın hizmetli olan has odabaşıydı. 
Topkapı Sarayı'nda tam beş asırdır korunan “Mukaddes Emanetler”in başında Hırka-i Şerif, Sakal-ı Şerif; Ukab isimli sancak, Hz. Osman’ın (r.a.) Kur’an-ı Kerim’i, Yusuf Peygamber’in (a.s.) sarığı ve Hz. İbrahim’in (a.s.) tenceresi gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer peygamberlere ait eşyalar geliyor.
Şüphesiz bunlar arasında bulunan en önemli emanet,  Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Yavuz Sultan Selim zamanında İstanbul'a getirilen Hırka-i Şerifi'dir. Bu hırka, Hz. Kâ'b b. Züheyr’in (r.a.) Hz. Muhammed’in (s.a.v.) huzurunda “Kaside-i Bürde” okumasından sonra meydana gelen ilahi bir neşe ânında, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Hz. Kâ'b b. Züheyr’e (r.a.) kendi elleriyle giydirdikleri hırkadır. Hırka-i Şerif, Topkapı Sarayı'nda yüzyıllarca Has Oda'da muhafaza edilmiş ve Has Oda, bu yüzden "Hırka-i Saadet Dairesi" adını almış.
Ardından bir diğer Mukaddes Emanet olan Sakal-ı Şerif’e yöneliyorum. Literatüre "Lihye-i Saadet" olarak da geçen bu emanet, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) saçlarını ve sakalını kesen ashabının bunları saklaması ile nesilden nesile gelerek günümüze kadar varlığını korumuş. Cam bir mahfaza içinde duruyorlar. Onlara bakarken insan, sevdiği birine ait hatıra görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyor. 
Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının savaşlarda dalgalandırdıkları “Ukab” isimli sancak ise beni sahabelerin arasına götürüyor adeta... Harp zamanları Fetih Suresi okunarak ordu komutanına teslim edilişini canlandırıyorum hayalimde.
Hz. Osman’ın (r.a.) şehit edilirken okuduğu Kur’an-ı Kerim de burada fakat hâlâ göremedim. Nerede olduğunu bir görevliye sorduğumda Kur’an-ı Kerim’in bu nüshasının çok özel bir muhafaza istediğini ve sadece ramazan aylarında sergiye açık olduğunu öğreniyorum.
Dikkatimi bir sarık çekiyor. Yanına yaklaştığımda Hz. Yusuf'a (a.s.) ait bu sarığın Mukaddes Emanetlerin en kıymetlilerinden olduğunu okuyorum. Güzellikle sembolleşmiş bir peygamberin başını saran sarığı seyretmek,  bu güzellik sembolünün bir cüzünü seyretmek gibi... Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethinden sonra bu sarığı bir süre kullanmış ve ondan sonraki bazı padişahlar cülus (tahta çıkma) töreninde sembolik olarak takmışlar. 
Güzelliğin sembolünün ardından bereketin sembolü geliyor. Halilullah sıfatıyla anılan ve sofrasından misafiri eksik etmediği bilinen Hz. İbrahim’in (a.s.) “Halil İbrahim Sofrası”nın ilahi bereketine tanık olmuş bir tencere ile karşılaşmak gerçekten eşsiz bir duygu uyandırıyor içimde. İçerisi kalabalık fakat sessiz. Herkes derin bir saygı ile bu eşsiz mirası inceliyor.

Mukaddes Emanetlerin Yolculuğu 
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettikten sonra Hz. Muhammed  (s.a.v.), Hz. Musa (a.s.) Hz. Yusuf (a.s.) gibi peygamberlere ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kızı, damadı ve sahabelere ait çeşitli eşyaların İstanbul’a nasıl getirildiğine dair farklı rivayetler var. 
Bir rivayete göre Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettikten sonra Mekke Emiri Şerif İkinci Berekat, oğlu Ebu Nümey'i Kahire'ye göndererek Kâbe-i Muazzama'nın anahtarı ile birlikte “Mukaddes Emanetler”in önemli bir kısmını Yavuz Sultan Selim’e teslim eder. Başka bir rivayette Memlük Sultanı Gavri, Osmanlı ile savaş başlamadan önce bu emanetleri İskenderiye’de toplar. Eğer savaşı kaybederse gemi ile kaçırmayı planlamaktadır. Savaş sırasında Gavri ölür. Limanı ise Osmanlı donanması kapatmıştır. Bu sayede hazine ve emanetler Topkapı Sarayı’nda korunmak üzere İstanbul’a getirilir. 
Haremeyn’deki diğer bazı Mukaddes Emanetlerin İstanbul’a gönderilmesine bu dönemden sonra da devam edilir. Arap yarımadasında güçlenen ve bu emanetleri önemsiz sayan bazı akımların tavırları daha da sertleşir. Örneğin 1806 yılında Ravza-ı Mutahhara’yı yağmalayıp içindeki birçok değerli eşyayı alıp götürürler. Kurtarılabilen emanetler, yarımadada gelişen isyan ve talan hareketleri nedeniyle daha iyi korunabilmek amacıyla aralıklarla Mukaddes Emanetler Dairesi’ne ulaştırılır. 1917’de Fahreddin Paşa’nın Medine’den İstanbul’a gönderdiği bazı emanetler ise, isyanla birlikte yürütülen yağma ve tahrip eylemlerinden kurtarılanlardır. 
Mekke Emiri Şerif Hüseyin, 1917'de İngiltere’nin desteğiyle isyan ederek Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mübarek kabrinin de bulunduğu Medine-i Münevvere'yi hedef aldığında şehri Fahreddin Paşa savunuyordu. Fahreddin Paşa son âna kadar destansı bir şekilde şehri müdafaa ederken başkalarının eline geçmemesi için sayıca 30'a yakın Mukaddes Emanet'i 2 bin askerin koruması altındaki bir trenle İstanbul’a gönderdi. Böylece 1918’den sonra İstanbul’da muhafaza edilen Mukaddes Emanetlerin sayısı 605’e ulaştı. 
Has Oda’dan çıkarken Osmanlı topraklarındaki antik mirasın başka ülkelere götürüldüğünü hatırlayınca Fahreddin Paşa ve askerlerine olan saygım daha da artıyor. 
Sıra sarayın diğer bölümlerine geliyor; Babü’s-Selam, Dîvân-ı Hümâyûn, Arz Odası, Enderun Avlusu gibi bölümleri gezerken beş asırlık bir tarihin derinliklerinde gezdiğimi hissediyorum. Saray içindeki ziyaretimi tamamladıktan sonra uğrayacağım bir diğer mekân da 1969 yılından beri hizmet veren Konyalı Lokantası. Burası bugün de Türk-Osmanlı damak tadının önemli temsilcilerinden. Buranın şerbetlerine ayrı bir parantez açmak gerekiyor çünkü kendi başına bir lezzet harikası olduğu kadar sofraya gelen yemeklerin de tadına tat katıyor. Yemek yerken Hırka-i Şerif Camii ile mihrabında Kâbe-i Muazzama’dan Hacer-i Esved  taşının parçasının bulunduğu Sokullu Camii’ni gezmeyi ve Osmanlı’nın fikir hayatına bir dönem tanıklık eden Türk Ocağı’nda çay içmeyi planlıyorum. İstanbul’un bu bölgesinde gezecek, görecek çok şey var...

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi