Karayip Denizi’nin kıyısındaki Cartagena yalnızca Kolombiya’nın değil, tüm Latin Amerika’nın en ünlü turizm merkezlerinden biri. Sarı ışıklı bu kent, romanlara ve filmlere sahne olacak kadar güzel çünkü…

“Tüm kitaplarım döner dolaşır bir şekilde Cartagena’ya dokunur.” diyor Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Márquez. "Ve zaman ilerleyip anılarımı canlandırmak istediğimde, her zaman Cartagena'dan bir olayı, yeri ve karakteri çağırırım." Bir edebiyat tutkunuysanız Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Márquez’in kitaplarındaki olaylara ve mekânlara ilham veren Cartagena’ya gittiğinizde, her köşeden tanıdık bir kahramanın seslendiği sapsarı bir düşün içinde bulursunuz kendinizi. Papağan çığlıkları, nemli sıcak hava, parke taşı döşeli sokaklardan geçen faytonlar, kapılarında dev tokmaklarıyla pastel renkli evler ve begonvillerin sarktığı ahşap balkonlar bu düş ile gerçeği birbirine karıştırır. Aklınıza o an Shakira geliverir! Kolombiyalı şarkıcı koyu bir hayranıdır Márquez’in. Onun romanından uyarlanan Kolera Günlerinde Aşk filminde seslendirdiği "Hay Amores" kulağınıza çalınır. İşte o zaman yalnızca Latin Amerika’nın değil, dünyanın en romantik şehirlerinden birinde olduğunuzu hissedersiniz. Derken şarkı salsa ve vallenato ritimlerine karışır, heyecandan başınız döner ve Cartagena size asla unutamayacağınız günler bahşeder.
Güney Amerika altın ticaretinin yüzyıllar boyunca merkezi olan ve yağmalara maruz kalan Cartagena de Indias, korsanlardan korunmak için yapılmış surların içindeki Eski Şehir ve gökdelenlerle uzun kumsalları barındıran Bocagrande olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Eski Şehir’in ana giriş kapısı olan Saat Kulesi’nin dört yüzündeki saatler o kadar eski ki, dördü de aynı zamanı göstersin diye bir görevli tarafından her gün el marifetiyle kuruluyor! Eskiden yazarların ve gazetecilerin ayakkabılarını boyatma bahanesiyle oturup politika konuştuğu ya da okuma-yazma bilmeyenlerin arzuhalcilere aşk mektupları yazdırdığı Portal de los Dulces şekerleme satanlarla dolu şimdilerde. Kolonyal dönem evlerinin tamamı lüks butik otellere, pansiyonlara, kiralık evlere, restoranlara ve mağazalara dönüştürülmüş. Panama şapkası satanların arasından Cartagena Katedrali’ne doğru ilerlediğinizde, adını Latin Amerika’nın büyük kahramanı Simón Bolívar’dan alan meydana varıyorsunuz. Engizisyon Sarayı ve Hükümet Binası’nın olduğu meydan Altın Müzesi’ne de ev sahipliği yapıyor. Bolívar’ın at üstünde heykelinin bulunduğu park ise akşam beşten sonra müzisyenlerin ve dansçıların gösterilerini izleyenlerle doluyor.
Bir masal diyarını andıran sokaklar defalarca dolaşma isteği uyandırsa da kahve için bir mola vermek zorundasınız çünkü burası has kahvenin vatanı Kolombiya! Kahve denince akla gelen ilk isim ise, Juan Valdez Café! Bu adın Juan Valdez diye birinin işlettiği bir kafeye ait olduğunu sanmayın! Ulusal Kahve Üreticileri Federasyonu’nun kurguladığı bir tipleme ve marka olan bu kafe zincirinde Kolombiya’da yetiştirilen tüm kahve çeşitlerini bulabilirsiniz. Kahve molanız bittiğinde sıra elbette palenqueras’larla bir hatıra fotoğrafı çektirmeye gelir. Onlar Cartagena'nın gezi defterinize bıraktığı parmak izleri gibidir. Rengârenk elbiseleri, başlarının üstünde taşıdıkları içleri egzotik meyve dolu çanaklarla şehrin en karakteristik sembolü olan Afro-Kolombiyalı kadınlardır palenqueras'lar. Ama kocaman gülüşlerini fotoğraflamak isterseniz kendilerine cüzi bir bahşiş vermeniz gerekir!
Restoranlarla dolu Santo Domingo’da Botero’nun heykelini görebilir, en şık dükkânların olduğu Calle de Ayos’daki El Market’te birbirinden cazip hediyelik eşyalar bulabilirsiniz. Kolombiya el sanatı ürünlerini satın alabileceğiniz yer ise kemerli binası ve yan yana 23 dükkânıyla Las Bóvedas. Ancak en orijinal hediyenin mochila adı verilen rengârenk ve farklı desenlerdeki çantalar olduğunu söyleyebilirim. Öyle ki mochila alan her turist, daha evine götürmeden hemen oracıkta kullanmaya başlıyor ve şehir gökkuşağını andıran çantalarla dolaşan kadınların podyumuna dönüşüyor. Daha pahalı bir hatıra isteyenler ise zümrüt satan mağazaları dolduruyor. Kolombiya, zümrüt ihracatında dünyada ilk sıralarda…
Hareketli San Pedro Claver Meydanı, sağ kolunu Aduana, sol kolunu Santa Teresa meydanlarının beline dolamış gibi ortada duruyor. Şehir Márquez’in romanlarından esinlenmiş sanki. Bu yüzden Cartagena’nın “büyülü gerçekçilik” taşıyan ruhuna kendimi kaptırıyorum. Meydandaki kilisenin önündeki güvercinlerin havalanıp Modern Sanatlar Müzesi’nde Enrique Grau’nun resimlerinden birine konduğunu hayal ediyorum. O sırada iki lüks otelin, Sofitel Santa Clara ve Charleston Santa Teresa’nın bembeyaz giysili, Panama şapkalı otel görevlileri yeni misafirlere "Hoş geldiniz." diyor. Palmiye ağaçlarının gölgesindeki avlularda guava, papaya, granadilla, ananas gibi tropik meyveler yeniyor. Lüks düğünlerin hazırlıkları yapılıyor. Restoranlarda Karayip Denizi’nden çıkarılan balıkların yanında Hindistan cevizli pilav ve bir tür muz çeşidi olan plantain kızartmasından oluşan yemekler var. 
Efsaneye göre eskiden tüyleri renkli olan, ama bir köyde çıkan yangından insanları kurtarırken tüyleri islenip kararan maria mulata kuşları etrafta yem ararken, güneşin denizden perde perde çekilerek batışını seyretmek isteyen gençler surlara çıkıyorlar. Surları birbirine bağlayan küçük hisarlardan birindeki Café del Mar’da Hindistan cevizli limonatalarını yudumlayanların üzerinden pelikanlar geçiyor. Pegasus'un iki heykelinin süslediği iç limanda demirlemiş replika bir korsan gemisinde evlilik yıldönümlerini kutlayan bir çift, dostlarıyla eğleniyor. Ve şehrin o sarı ışığı, yüzyıllar öncesinde çıkartılan altınlara selam gönderircesine sabaha varıyor.
Şehir surlarının hemen dışındaki Getsemani semti ise bir başka günün akşamı için ideal. Geçmişte kölelerin ve yoksulların oturduğu bu semt, şimdilerde duvar resimleri ve salaş restoranları ile dikkat çekiyor. Trinidad Meydanı’nda pazar günleri verilen bedava samba dersleri ile de gelecekte en az Eski Şehir kadar rağbet göreceğe benziyor. Centenario Park’ta aynı ağaçta hepsini birden görebileceğiniz kırmızı uzun kuyruklu sincaplar, maymunlar ve iguanalar insanı şaşkına çeviriyor. Parktaki sahaf tezgâhlarında Márquez’in kitaplarının ilk baskılarını arayıp buluyorum. İşte o zaman bugün Cartagena Üniversitesi’ne ait olan, yazarın büstünün ve küllerinin de içinde olduğu eski Merced Manastırı’nın avlusunda sarı kelebekler kanat çırpmaya başlıyor. Manastırın bitişiğindeki Adolfo Mejía Tiyatrosu’ndan vallenato ezgileri yükseliyor ve benim için Márquez’in Cartagena’sında gerçekle düş yeniden birbirine karışıyor. Dalgalar ve adalar da…
Cartagena’da kitapların sayfaları arasına dalıp da kıyısına kadar geldiğiniz Karayip Denizi’nin çağrısına kulak vermemek olmaz. Siz yüzmek için Bocagrande plajlarına gidebilirsiniz. Ama ben surların içinde kalıp, “Cartagena!” cevabını haykırmak için, sihirli lambadan bir cinin çıkmasını ve bana “Hayatının geri kalanında bir kez daha gitmek için yalnızca tek bir yer seçmek zorundasın, söyle!” demesini bekleyeceğim!

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi