Uluslararası Gastronomi Turizmi Kongresi'nin İzmir'de düzenleneceğini öğrenince bu şehre yapacağım seyahatimi öne çekmeye karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım. Bambaşka toplulukları bağrında yaşatan İzmir'in bu zenginlikle şekillenen mutfağının derinliklerini de bu sayede keşfettim.

Mutedil bir iklim ve deniz, İzmir’i bir liman kenti yapınca şehirde tarih, kültür, gelenekler de buna göre şekillenmiş. Mutfak da öyle... Tarihine yakışır biçimde gerçek sentezler yakalamış zengin bir mutfak geleneğine sahip. Kadim anlatılarda sağlıkla özdeşleşen zeytinin, yerel tariflerle özgün lezzetlere kavuşan sayısız otun, balığın ve uzun kahvaltıların vazgeçilmez olduğu İzmir, damaklarda iz bırakan özel şehirlerden. Adını efsaneler çağının güzeller güzeli amazon kraliçesi Symrna'dan alan kent, kraliçe zarafetini daima muhafaza etmiş. Dantelalarla süslü sofralar, fistolu perdeler, birbirini gölgelemeyen evler hâlâ Ege ve İzmir sofralarının belki de bundan ötürü ayrılmaz birer parçası.  
Uygarlıkların, imparatorlukların ve bilge ozan Homeros’un şehri İzmir’in lezzet yolculuğu artık büyük organizasyonlarla ele alınıyor. 7-9 Aralık tarihlerinde düzenlenen 3. Uluslararası Gastronomi Turizmi Kongresi bu girişimlerin en önemlisi. Kongre, geçmişin ilhamıyla biçimlenen yeme-içme kültürünü geliştirmek ve bunu şehirde yükselen yeni gastronomi trendleriyle bütünleştirmek amacıyla gerçekleştiriliyor. Şüphesiz bunun İzmir’in turizm kapasitesine katkısı büyük olacak. Türkiye’nin farklı mutfaklarının da tanıtıldığı organizasyonun tadım atölyeleri, katılımcılarına “tadına doyum olmaz” bir keşif duygusu aşıladı. Kongrede edindiğimiz izlenimleri pekiştirmek üzere İzmir'de lezzete, biraz denize ve biraz da geçmişe açılan bir keşfe başlıyoruz. 
İzmir’le ilgili üzerinde kesin olarak uzlaşılan bir şey varsa o da bu şehirde ilk önce Kordon’a gidilmesi gerektiği. O biraz sitem içeren eski şarkıda dediği gibi "bir münasip zamanda" buluşulan ve şimdi faytonlarla, bisikletli gençlerle; kalabalıklar ve koşuşturan çocuklarla şehrin en dinamik noktalarından biri. İyot ve yosun kokusu iliklerinize nüfuz ederken fırından yeni çıkan boyozun kokusu da devreye giriyor. Boyoz, Sefarad Yahudileri aracılığıyla 1492’den bu yana İzmir mutfağının vazgeçilmezlerinden. İzmir’e özgü bir hamur işi olan boyoz, “serpme” ya da “açkı” olarak nitelendirilen bir yufka açma yöntemiyle yapılıyor. Boyozun yanına en çok yakıştırılan şeyler ise fırınlanmış yumurta ve çay. Diğer yandan kavun çekirdeğinin içindeki özden yapılan, süt kıvamında bir içecek olan sübye de boyozun eşlikçilerinden. 
Pişili, tavuklu-Rus salatalı, ev yapımı reçelli, mis gibi zeytinli kahvaltıyla güne başlamak için Lozan Meydanı’na uzanıyoruz. Sonrasında şehrin sanat duraklarından Arkas Sanat Merkezi’nde güncel sergilerden birini görmek iyi geliyor. Çıkışta yaptığım kısa yürüyüşte Saint Polycarpe Kilisesi'ni ve Aziz Yuhanna Katedral Bazilikası’nı da gezme fırsatı buluyorum. Sanat, tarih, lezzet bu şehirde her adımda iç içe sanki... Kısa süre önce yeniden restore edilen Atatürk Müzesi de İzmir’in klasik konut mimarisinin en güzel örneklerinden biri. 
Kordon, adımbaşı keyifli sofralara açılan restoranlarla süslü olduğundan meşhur zeytinyağlılar ve deniz ürünleriyle tanışmak şart oluyor. Enginarın en güzel hâlleri İzmir sofralarında karşımıza çıkıyor. Tarhun otu, kaşar ve köz patlıcanla hazırlanan mezeler; kabak sıyırtma, şevketibostan, şehrin göçmen tatlarından olup bulgur ya da pirinçle yapılan nurhaniye, arapsaçı ve soğanla servis edilen karidesakiyle yerli ve yabancı kültürlerin kaynaşmasının sunduğu lezzet şölenine kendimi kaptırıyorum. 
Kordon’un ferahlığından uzaklaşmadan Alsancak’ın en eski gevrekçisini bulmayı ihmal etmiyorum. Zeynel Ergin ve oğulları tarafından klasik İzmir kumrusunu ve çıtır çıtır gevrekleri yarım yüzyıldan fazladır pişiren fırının önündeki kuyruktan doğru adreste olduğumu anlıyorum. Nohut mayalı hamuru peynir ve domatesle buluşturan kumru ve  Karşıyaka vapurunda martılarla paylaşmak üzere aldığım sıcacık gevreklerle iskeleye yöneliyorum. Vapuru ve martıları olan bütün şehirlerde olduğu gibi, etrafımızı kuşatan martılarla geçiyor keyifli yolculuk. 
Körfezin muhteşem görüntüsüne yosun kokusu eşlik ederken kulaklara zamanın tozuna bulanmış bir melodi doluyor: "Sevgili İzmir'im/ Canımı veririm/ Ben esirinim". Dünyada müziğin peşine düşmekten daha isabetli bir tavır yoktur. İşte o zaman trajik hayatına kafa tutup uluslararası şöhreti yakalayan Dario Moreno'nun adını taşıyan sokağa gelmişsiniz demektir. Bu sokakta 1907'den bu yana iki caddeyi birbirine bağlayan tarihî asansörle terasa çıkınca göreceğiniz manzarayı unutmayacağınız kesin. 
İzmir'de İzmir atmosferini yaşamanın yolu hiç şüphesiz Kızlarağası Hanı'nı dolaşıp sahaflara, dükkânlara bakmaktan, bir kahve içip ortama uyum sağlamaktan da geçer. Çarşı pazar keyfi için tarihî Kemeraltı Çarşısı'nı da gezmek lazım. Hisarönü Camii’nin görkemli cümle kapısına bakan bir masaya oturup fincanda pişirilen kumda kahveyi yudumlamak, baharat tezgâhları arasında kaybolmak, meşhur turşuların tadına bakmak şart. Havra Sokağı’na inerken balıkçılarla sohbet etmek, bol limonlu midye dolma yemek ise İzmir’de aşina bir ritüelin tekrarlanması gibidir.  
Hisarönü’ne gelmişken maydanoz, domates ve biberle süslü söğüşün peşine düşeyim istedim. Bir vakitler seyyar arabalarla İzmir sokaklarını turlayan, şimdilerde ise küçük dükkânlarda genellikle pide arasında tercih edilen söğüş;  dil ya da yanak gibi etlerin haşlanıp baharatla tatlandırılmasıyla hazırlanıyormuş. 
Lezzet yolculuğumu İzmir’de ortaya çıkmamasına rağmen şehrin lezzet haritasında ayrı bir parantez açmayı başaran şambali ile taçlandırmaya karar verince, minicik bir dükkânda dededen kalma mirası yaşatan ustayı buldum,  nefis bir şambali yiyerek hayalime kavuştum. 
Türk Hava Yolları'nın sponsorluğunda düzenlenen 3. Uluslararası Gastronomi Turizmi Kongresi'ni izlemek için gittiğim İzmir'den, tadı damağımda yer eden leziz ve bol sentezli yemeklerinin birkaç leziz tarifiyle geri döndüm. Siz de daha fazlası için İzmir’e, şehri kendi ikliminde yaşamaya davetlisiniz.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi