Günümüzde her ne kadar yürüyen merdivenleri, asansörleri tercih etsek de İstanbul bir merdivenler şehridir aynı zamanda.

Tıpkı hayatın kendisi gibi, merdivenlerin de inişi-çıkışı vardır.merdiven de öyledir. Olay merdivene nereden baktığınıza bağlı aslında... Aşağıdan bakarsanız yukarı çıkarsınız, yukarıdan bakarsanız aşağı inersiniz. Merdiven, medeniyet demektir aynı zamanda. Değerli olan yalnızca merdiven değildir, onun estetikle, güzellikle de buluşmasıdır. 
İstanbul’un dokusuna merdivenler çok yakışıyor. Daracık sokaklarda birden karşınıza çıkan, sizi tarihin ihtişamlı yıllarına götüren o basamaklar birçok hikâyeyi de barındırır içinde. Fatih’te Balat sokaklarına dalıp modernizme direnen yapıların; araç üzerinde keyif yapan kedilerin, daracık sokaklarda top oynayan çocukların arasından geçerek Merdivenli Mektep Sokak’a doğru yürüyorum. 
Karşımdaki heybetli yapı 1881’den bu yana faal olarak eğitim veren Fener Rum Lisesi. Okulun kendisi ve kırmızı merdivenleri bu sokağın ismi olmuş. Osmanlı döneminde de eğitime devam eden okul İstanbul mozaiğinin önemli bir parçası. Halk arasındaki adı Kırmızı Mektep olan bu yapı çoğu kez patrikhane ile karıştırılıyor. Tepesindeki kule gözlemevi olarak yapılmış, içeride 100 yaşını aşmış bir teleskop hâlen görevi başında bekliyor. Marsilya’dan getirilmiş kırmızı tuğlalarla inşa edilen kubbeli okulun öğrencileri bu kırmızı merdivenleri kullanıyor okula her gidiş gelişlerinde. İstanbul Rum cemaati mensubu ve bu okulun mezunu bir arkadaşım buraya “Büyük Okul” adını verdiklerini söyleyip o merdivenlerde neşeyle oynadıkları çocukluk günlerini anlatmıştı. 
Şato görünümlü Fener Rum Lisesi’nin arazi sahibi bir Boğdan Prensiydi. İstanbul’a 15 yaşında gelen ve 22 yıl bu şehirde yaşayan Boğdan Prensi Dimitri Kantemir’in evi şimdi Kantemir Müzesi adıyla, Merdivenli Mektep Sokak’ın başında bulunuyor. Kendisi Türk müziğine besteci olarak büyük katkılar sunmuştur. Sokağa adını veren bu merdivenler, yapılan restorasyon çalışmaları ile etrafındaki yapılarla uyum içinde, onlarla bütünleşmiş görünüyor. 
Sokak merdivenlerini tam ortadan ikiye bölen korkuluk ve tırabzan olarak kullanılan demirlere tutunup İstanbul’un en bilinen dik yokuşlarından biri olan Merdivenli Mektep Sokak'tan Haliç’i seyrediyorum. Merdivenlerin etrafından incir ağaçları sokağa doğru dallarını uzatıyor. Yeşeren yosunlar, sarmaşıklar kırmızı merdivenlerle hem zıtlık hem karşılıklı beslenme hâlinde bir hayat sürüyor.
Buradan aşağı, Sirkeci’ye yürüyorum. Sırada, Tarihî Sirkeci Büyük Postanesi var. Lokantalar, büfeler, saat dükkânları öğle saatlerinde yerli ve yabancı müşterilerle dolu. İstanbul’un bugün de en büyük postanesi tüm heybetiyle karşımda biraz sonra. Bu binanın mimarı Osmanlı’nın yetiştirdiği isimlerden Vedat Tek. Dört katlı büyük postane tam 3 bin 200 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuş. Zemin katı sokak seviyesinden yüksek olan binanın girişindeki geniş mermer basamaklar Beyaz Marmara mermerlerinden yapılmış. İç merdivenlerde de yine bu mermeri görüyorum. Çünkü beyaz zemin üzerine uzanan gri-siyah çizgileriyle beyaz Marmara mermeri, Osmanlı döneminde merdiven yapımında sıkça kullanılan bir malzemeydi. Ahşap mobilyaları, kubbeleri, tavan süslemeleri, zarif vitrayları, cam tavanı ile iletişimin tarihî mekânı olan Sirkeci Büyük Postanesi nice olayların, protestoların, hasret kokan mektupların, radyo yayınlarının şahididir. Bunu kullanılmaktan aşınmış mermer merdivenlerinden görebilirsiniz. Millî mimarinin en değerli örneklerinden biri olan postanenin yan kapısı, hafta içi 16.00’ya kadar ziyaretçi alan Posta Müzesi’ne açılıyor. İçeride 1800’lü yıllardan bu yana posta hizmetlerinde kullanılan araç-gereçler, eski dönemlerin postacı kıyafetleri, posta kutuları, telefonlar, mühürler ve damgalar şaşırmaktan kendinizi alamayacağınız bir yolculuk vadediyor. Müzenin101 numaralı odası ise Kurtuluş Savaşı’nı başlatan ilk telgrafı çeken memur Manastırlı Hamdi Bey’in odası. İşgalin başladığı günlerde Ankara’da bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya durumu bildirmişti. 
Şimdilerde adı PTT Avrupa Yakası Başmüdürlüğü olan Sirkeci Büyük Postanesi’nden ayrılarak balık ekmek yemek için Eminönü’nde denize demirlemiş teknelere doğru yürüyorum. Hangisini seçerseniz seçin, lezzet burada garanti! Yemek molasından sonra yürüyerek Galata Köprüsü’nden geçiyor, Karaköy’deki Bankalar Caddesi’ne varıyorum. Görmek istediğim yer, eklektik tarzda yapılmış Kamondo Merdivenleri. Bir sarmaşığı andıran şekliyle “aşk merdivenleri” olarak da anılan bu zarif eser, bir zamanlar Osmanlı Devleti'ne borç verecek kadar varlıklı olan Kamondo ailesinden kalan tarihî bir miras. Kamondo ailesi, 1492 yılında İspanya'yı terk etmek zorunda kalan pek çok Yahudi aileden biridir. Merdivenlerin yapımı ile ilgili rivayetler muhtelif. Bir tanesine göre merdivenler, hemen üst yanında bulunan Avusturya Lisesi’ne giden torununun okula daha kolay gidip gelebilmesi için ailenin büyüğü tarafından yaptırılmış. Bu merdivenlerin yandaki bir zamanların Kamondo bankasının değerini arttırmak için yaptırıldığı da iddia ediliyor.  Başka bir rivayete göre amaç o bölgede yaşayan Levantenlerin Galata’daki iş yerlerinden evlerine daha rahat gidebilmesini sağlamakmış. Özel döküm tekniğiyle hazırlanan bu merdivenlerin mimari üslubu da oldukça ilginçtir. Merdivenlerin iki girişi vardır. Basamaklar orta kısımda birleşip tekrar iki yana ayrılarak sekiz şeklinde simetrik bir görüntü ortaya çıkarır. Kamondo Merdivenleri, Osmanlı Devleti’nin son dönem mimari yapılarında çokça gördüğümüz, barok-rokoko-ampir tarzlarının bir sentezi niteliğinde. Hangi amaçla yapılmış olursa olsun bugün Karaköy’ün yokuşlu yollarında insanların hayatını kolaylaştırmaya devam ediyor her bir basamağı...
Ünü ise James Bond'un Skyfall filmindeki motosiklet sahnesi sayesinde dünyaya yayılmış durumda. 
Uluslararası şöhrete sahip bu basamaklardan sonra rotamı Kabataş’a çeviriyorum. İstanbul’daki tarihî merdivenlerin en şaşaalısını gezimde en sona bıraktım: Dolmabahçe Sarayı’ndaki Kristal Merdivenler. Sarayı daha önce ziyaret etmiştim. Bugünkü ziyaretimin tek odağı Kristal Merdivenler ve sarayın dış merdivenleri. Elçilerin padişahın huzuruna çıktığı Kırmızı Oda’ya iki yanından inen Kristal Merdivenler devletin tüm ihtişamını hissettiriyor. Ahşap tırabzanlarla birleştirilmiş barok tarzı kristal korkuluklara tutunarak kırmızı halıdan yavaş yavaş çıkıyorum. Merdivenlerin basamakları kıymetli ahşaptan yapılmış. Kristal Merdivenler orta kısımdan iki yana doğru ayrılıyor. Saltanat Merdiveni olarak da adlandırılan bu merdivenler sarayın protokol girişinden üst kata çıkarken insanı estetik dokusuyla büyülüyor. İngiliz firmaları tarafından Dolmabahçe Sarayı için üretilen kesme billur kristal korkuluklar ve avizeler için o dönemin en ileri teknolojisi kullanılmış. Rokoko tarzı mobilyaları, varak işlemeleri, cam tonozlu çatısı, kristal korkulukları ile hayranlık uyandıran bu ihtişamlı yapı, dekorasyon kelimesinin hakkını veriyor. Bu ferah ve aydınlık tarihî yapıdan ayrılıp Dolmabahçe Sarayı’nın Boğaz'a bakan girişinde birkaç fotoğraf çekiyorum. Dışarıda ise bambaşka bir dünya beni bekliyor.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi