Adını Osmanlı döneminde dikilen nişan taşlarından alan semt, İstanbul'da alışverişin, modanın ve sanatın merkezi olması ile öne çıkıyor.

İstanbul ne kadar büyüleyici olsa da bir noktada “turistliği” bırakıp kendini şehrin sakinlerinden biriymiş gibi hissetmek istiyor insan. Ben de İstanbul’da geçirdiğim iki yılın sonunda Şişli semtine yerleşmeye karar verdim. Kendine has Avrupai bir atmosferi olan bu semt hem herhangi bir metropolüne benziyor hem de Türk karakteristiğini koruyor.
Her şey gayet masumane bir şekilde, bir spor salonuyla başladı. Sabah yedide Tophane’den Nişantaşı’na yürüme rutinim sayesinde semtle aramda birkaç ay içerisinde özel bir bağ kurmaya başladım. Kendimi tekrar tekrar Nişantaşı’nın enerjisine, sıcaklığına ve hareketli hayatına çekilirken buldum.
Semte gidip geldikçe buranın bir parçası olma arzum daha da güçlendi. Lüks ve zarif atmosferiyle bilinen Nişantaşı insanların “görülmek isteyeceği” türde bir yer.
Örneğin Abdi İpekçi Caddesi’ni ele alalım. Louis Vuitton, Beymen, Christian Louboutin ve Chanel gibi prestijli markaların butiklerinin sıralandığı cadde, Madison Avenue ya da Bond Street’in daha samimi bir versiyonu gibi.
Ana caddenin hemen arka  sokaklarındaki çağdaş sanat galerilerini keşfe çıktığınızda  ailenize ve arkadaşlarınıza göstermeden edemeyeceğiniz aksesuarlar satan eklektik butikler bulacaksanız. Alışverişin bendeki yeri daima ayrı olsa da bu semte duyduğum sevginin kökleri biraz daha derine iniyor. Evet, Nişantaşı’ndaki mükemmel restoranlardan bahsediyorum...
Teşvikiye Caddesi’ni geçip Teşvikiye Fırın Sokak ya da Ahmet Fetgari Sokak boyunca yürüyüşe çıkın. Kafeler ve restoranlarla dolu mahallede her köşebaşı tüm duyularınıza hitap eden ayrı bir lezzet durağı gibi. İtiraf etmeliyim ki kendimi şımartılmış hissediyorum. Uyanıp hazırlandıktan yalnızca iki dakika sonra şehirdeki en iyi kahveyi içebiliyorum.
Özellikle Teşvikiye Mahallesi benim için hafta sonunun en somut örneği – aheste, hareketli ve rahat. Kahvaltıdan öğle yemeğine zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Bir bakmışsınız Kruvasan’ın gurme lezzetlerinden MOC’un çağdaş tasarımına semtte birçok yeni mekân keşfetmişsiniz. Hatta bence Teşvikiye -Lionel Richie’nin sözünü ödünç almam gerekirse- “aheste bir pazar sabahı gibi”.
Londra’da yaşadığım günleri düşünüyorum da haftanın en güzel zamanı pazar sabahlarıydı. Kahve eşliğinde gazete keyfi ve rahat bir gün… Teşvikiye de benim pazar sabahım.
Bir mekânın iyi olup olmadığını anlamanın en iyi yolu önündeki kuyruktur. Bir İngiliz olarak kuyrukta beklemeye alışkın olsam da insanların Osman F. Seden Sokağı’ndaki Çeşme Bazlama Kahvaltı önünde geleneksel Türk kahvaltısı için saatlerce sırada beklediğini görmek oldukça ilginçti. Erken uyanmayı seven biri değilseniz yer bulmakta zorlanabilirsiniz. Ama yine de iyi bir yemek için beklemeye değer.
Aslında bir şehir insanı olduğumdan İstanbul’un metropol kaosuna âşık olmam pek de uzun sürmedi. 18 milyon insanın yaşadığı bu şehirdeki sükûnet hissi gerçekten kelimelerle tarif edilemez.
Nişantaşı yemeğin yanı sıra insanları gözlemlemek için de harika bir yer. Etraftaki sayısız sanat galerisi semte sakin ve kültürel bir hava katıyor. Böylesine kalabalık şehirlerde parklar ender bulunan cevherler olsa da Maçka Parkı hem sabah koşusu hem arkadaşlarla piknik için huzur dolu bir ortam sağlıyor. İster eğlence ister iş için olsun Nişantaşı’nda bir görüşmeniz varsa belirli bir görünüş koduna uymanız gerekiyor; bu hem kadınlar hem erkekler için geçerli. Herkes son derece muntazam. Açıkçası bu standartları ve gayreti takdir etmemek imkânsız.
Türkçemin düzelmesi için daha çok yol katetmem gerektiği aşikâr. İşim gereği uluslararası bir kitleyle çalışsam da Türkçe bir şey söylemem ya da sipariş vermem gerektiğinde Birminghamlı utangaç bir kız çocuğuna dönüşüyorum. Nişantaşı’na çekilmemin nedenlerinden biri de bu aslında. Londra gibi büyük bir şehirden taşınıp her şeyin erişilebilir olduğu ve muhteşem bir “expat” topluluğuna sahip bir kente gelmek insanın karşısına ender çıkacak bir şans. 
İstanbul’da çalıştığım iki yılın sonunda burayı evim gibi görüyorum artık. Ve bir anlamda İstanbul'un beni kabullendiğini hissediyorum.
Kendimi rahat hissedeceğim bir yere yerleşmem için doğru spor salonunu bulmam gerekiyormuş. Nişantaşı tam da aradığım yermiş...

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi