Bulgaristan’ın üç şehri Sofya, Bansko ve Varna, dağdan denize, kent hayatından geleneksel mimarinin sessizliğine unutulmaz sahneleri iç içe yaşatan bir yolculuk vadediyor. Bu şehirler kısa bir zaman dilimini birçok güzellikle bezemek isteyenler için birebir.

Avrupa ile Asya’nın kavşak noktalarından birinde bulunan Bulgaristan’ın birçok yüzü var. Tarihî birikimini, Komünist dönemin mirasını ve capcanlı bir moderniteyi kendine has bir üslupla harmanlayan dingin ve güzel ülke Bulgaristan, küçücük yüzölçümüne nefes kesici manzaraları, aheste akan bir hayatı ve leziz yemekleri sığdırıyor. Ülkenin hareketli kent hayatını, kırsalının sükûnetini, göz alıcı dağlarını ve Karadeniz'e kıyılarını keşfetmek için bir hafta yeterli. Bulgaristan’ın en güzel köşelerinden birkaçını keşfetmek için yola çıkarken planımı buna göre yaptım ben de; Sofya, Bansko ve Varna’da ikişer gün geçirip Bansko-Varna turuna da bir gün ayıracağım. 
Bulgaristan’ın başkenti Sofya ilk durağım ve daha uçak inişe geçmeden pencereden görebildiklerim bu şehre yönelik merakımı daha da arttırıyor; büyük şehirlerde görmeye alıştığımız gri manzaranın yerini Sofya’da güzel  mi güzel parklar almış. Başkente hâkim manzarasıyla ufku saran Vitoşa Dağı biz yolcuları çağırıyor adeta.
Buradaki ilk günümü şehir merkezinde gezinerek geçirdim. Yabancı turistleriyle kıpır kıpır Vitoşa Bulvarı'nda sıra sıra kafeler, restoranlar... Ne mutlu ki Sofya yalnızca turist yoğunluğuyla anılan bir şehir değil. Vitoşa Bulvarı'nın ve hipster’ların doldurduğu Shishman Caddesi’nin dışında şehir merkezinde fin-de-siècle (XIX. yüzyılın sonlarından kalma) bina cepheleri, sessiz sokaklar, küçük dükkânlar ve davetkâr restoranlar keşfedilmeyi bekliyor.
Buradan başkentin ana ziyaret noktalarına geçip St. Alexandr Nevsky Katedrali’ni, yakınındaki VI. yüzyıldan kalma St. Sofia Kilisesi'ni, antika pazarı ve King Liberator Bulvarı’nın karakteristik sarı taşlı yolunu, Stalinist Largo ve Roma yerleşkesi Serdica’nın kalıntılarını gezdikten sonra Sofya merkezinin gizli köşelerine dalmaya başlıyorum. 
Benya Bashi Camii civarı, açık havada üstünde buharıyla mineral kaynaklar; pazarlar, Sofya Merkez Sinagogu ve Kadınlar Pazarı beni bambaşka bir atmosferle karşılıyor. Geleneksel ve çok kültürlü bu mahallenin nostaljik bir aurası var; bazı binaların soyulan cepheleri bölgedeki etnik çeşitliliğe tanıklık ediyor.
Ardından yol beni Knyazhevska Bahçesi’ndeki Kızıl Ordu askerinin devasa heykeline ve göz alıcı Neo-Barok Ulusal Tiyatrosu’na çıkarıyor. Buradan Sofya’daki en eski ve büyük parklardan biri olan Borisova Bahçesi'ne geçip kestane ağaçları, insanlar, çocuklar, köpekler ve heykellerle dolu parkın ortasındaki küçük ve sessiz restorana girmeden önce biraz durup bu sakinliğin tadını çıkarıyorum.
Sofya’daki ikinci günümü şehrin en çarpıcı unsuru Vitoşa Dağı’na ayırmıştım. Dragalevtsi Mahallesi’nden bir grup kentliye katılıp sık ormanlar arasında bol bol gezdikten sonra Cherni Vrah Dağı’nın (2290 m) eşsiz manzarasıyla günü sonlandırıyoruz. İnsan fiziksel açıdan yorgun olsa da ruhsal anlamda rahatlamış hissediyor kendini burada; temiz hava, el değmemiş doğa ve Sofya manzarası gerçekten baş döndürücü. 
Ertesi gün Bulgaristan’ın en ünlü kış destinasyonu Bansko’ya geçiyorum. Sofya’dan yaklaşık 150 km (yani iki saatlik bir araba yolculuğu) uzaklıkta. Geleneksel mimariyle yeni projeleri harmanlayan Bansko, Pirin Dağı’nın eteklerine kurulu ve UNESCO listesine girmiş Pirin Ulusal Parkı ile komşu. 
Birçok farklı dilden kelimeler duyduğum kayakçı kalabalığı arasında ilerlerken Bansko’nun ilgi çekici bir tezat sunduğunu fark ediyorum. Şehrin eski bölgesi XVIII. ve XIX. yüzyıllarda inşa edilmiş ve labirenti andıran yalılarla dolu. Koyun ticaretiyle birlikte şehrin refahı yükselince Bulgar Ulusal Yükselişi’nin ana merkezlerinden biri hâline gelmiş. Bugünse Bansko eski şehir bölgesi mahmur ve sessiz; Arnavut kaldırımlı sokaklar boyunca kalaslı ve beyaz boyalı evler dizili. Kediler ve geleneksel siyah renkli elbiseleriyle yaşlı kadınlar geçmişin bir parçası olan bu bölgenin koruyucuları gibi. Çevredeki restoranların da geleneksel oluşu insanı şaşırtmıyor. Bansko bölgesinin karakteristik mutfağından birçok lezzet bu havzada sunuluyor.
Yeni Bansko ise daha farklı; turist akınına cevap veren dağ otelleri, kış sporları ekipmanları ve giysileri satan dükkânları ve pizza, suşi sunan çok kültürlü restoranlarıyla göz kamaştırıyor.
Köknarları ve karla kaplı yamaçlarıyla Pirin Dağı da burada. Vihren Zirvesi’ne (2914 m) karşı koymak zor ama yazın ortasında bile yalnızca tecrübeli tırmanışçıların omuzlaması gereken bir macera sunuyor. Bunun yerine dünyanın en eski iğne yapraklı ağaçlarından biri olan, 1300 yaşındaki Baykuşeva Mura köknarını ziyaret ediyorum.
Günümün geri kalanını Bansko’nun kayak pistlerinde geçiriyorum. Başlangıç, orta ve ileri seviyedeki kayakçılar için toplamda 75 km uzunlukla bu pistler kış boyunca yoğun bir ziyaretçi akınına uğruyor.
Bansko’daki ikinci günümü yakınlardaki Dobrinisthe köyünde geçiriyorum. 2236 metre rakımlı nefes kesen Bezbog Gölü’ne çıkan telesiyeje binip Pirin’in doğal güzelliğini bir de kuş bakışı izliyorum.
Bansko’dan ayrılırken buraya yazın da gelmek üzere kendime söz veriyorum. Böylece Pirin’de doğa yürüyüşüne çıkabilir, ağustos ayında düzenlenen geleneksel ve eğlenceli uluslararası caz festivaline katılabilirim.
Bulgaristan’da dağ havasından denize geçmek  mesafenin kısalığı dolayısıyla çok kolay. Sahil gezintisi için ülkenin Kuzey Karadeniz kıyısını ve Varna’yı seçmiştim. Güney kıyısı yaz döneminde turistler için popüler olsa da kuzey kıyısı yıl boyunca hareketli ve Bulgaristan’ın en güzel kıyı şehirlerinden Varna’nın sahibi. Sofya’dan yaklaşık 5 saatlik bir araba yolculuğuyla 430 km kat ederek Varna’ya ulaşıyorum.
Hikâyesi antik dönem Yunanlara uzanan şehir artık kozmopolit bir yerleşim yeri. Varna’nın en eski bölgesi olan Yunan Mahallesi, dolambaçlı sokaklarında gezinip yeni yüzyılın başında inşa edilen evleri, kiliseleri ve sinagogları inceleyebileceğiniz en iyi yerlerden biri. Burada hayat düşük tempoda akıyor ve geçmiş günlerin izlerini taşıyor. Bulgaristan’daki en büyük Roma hamamlarının göz alıcı kalıntıları şehrin sessiz özlemini daha da ön plana çıkarıyor.
Yunan Mahallesi’nden ayrılıp şehrin kalbinden geçen hareketli yaya bölgesine yöneliyorum. Sakin ve keyifli Donanma Bahçesi’nde sonsuz patikaların ve deniz manzarasının tadını çıkardıktan sonra süslü Opera Binası’na ve etkileyici Assumption of the Holy Mother of Christ Katedrali’ne uğruyorum. Buradan Donanma Bahçesi’ne geri dönüyorum zira ülkedeki tek örneği olan Dolphinarium’daki gösteriye bir biletim var.
İkinci gün sıra Varna’nın çevresini keşfe geliyor. Yaklaşık 18 km gittikten sonra Slanchevo köyü yakınlarındaki karakteristik ve sıra dışı Pobiti Kamani (Dünya Sütunları) adlı yeryüzü şekillerine varıyorum. Yerden yükselen bu taş sütunlar bölge eski bir denizin altındayken, milyonlarca yıl önce oluşmuş. İnsan yapımı gibi görünen bu gizemli sütunlar çok önceden yıkılmış bir tapınaktan kalmış gibi.
Bir sonraki durağım Varna’nın kuzeyi. Bulgar krallarının Evksinograd’daki zarif yazlığı ve bahçesi insanda Fransa’ya gelmiş hissi uyandırıyor. Birkaç kilometre ötedeki Obrochishte köyünde Osmanlı döneminden kalma bir yapıya rastlıyorum. XVI. yüzyıldan kalma Ak Yazılı Baba Tekkesi hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar için muteber bir yapı. Son durağımsa Balçık. Beyaz kumtaşı tepeleri ve İngiliz-Romanyalı Kraliçe Marie’nin bölge hâlâ Romanya’ya bağlıyken iki savaş arasındaki dönemde inşa ettirdiği ilginç ve eklektik saray burada görülmesi gereken yapılardan diğerleri. Hristiyan, Müslüman, Pagan kültürleriyle diğer kültürleri muhteşem bir uyum ve güzellikle harmanlayan saray Bulgaristan’daki deneyimlerimin bir özeti gibiydi.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi