Şehir ve insan! Ne kadar da iç içeler ve ne kadar da yakışıyorlar birbirlerine… Hangisi hangisine muhtaç, kestirmek zor. Elbette şehri kuran insan ama o yalnızca insanın eseri de değildir; coğrafya ve iklim de bir şehrin oluşumunda ve varlığını sürdürmesinde pay sahibidir. Ama illa da insandır şehir.

Genelde orada kimin ilk defa taşın üstüne taş koyduğu bilinmese de şehirlerin mimarı ve münşii insandır! Ve şehir de bir kere kuruldu mu artık, o insana annelik yapar, büyütür, değer katar. Şehir insanı ham devşirir ve yavaş yavaş olgunlaştırarak, kendi varlığının hizmetkârı kılar.  Bazen de bir insan, varlığıyla, teşrifiyle şehri efsaneye; insanlık için bir okula, eğitim ocağına dönüştürür.  Öyle ki o şehir, o insan ile büyür, çağları aşıp geçer. Yeryüzünde böyle çok şehir var. Ama biz size Konya’dan ve onu gönül kuşlarının aşiyanı hâline getiren Mevlâna’dan söz edeceğiz.  
Yesrib, Hz. Muhammed (s.a.v.) hicretiyle onurlandırıncaya kadar hiçbir kutsalı ve ayrıcalığı olmayan bir şehirdi.  Ama Hz. Muhammed’in (s.a.v.) oraya yerleşmesi, ilahi bir dokunuş gibiydi. Bundan sonra Yesrib  medeniyetin sembolü ve merkezi oldu; can ve mal güvenliği adına ‘kuds’ oldu ve ismi Yesrib’den Medine’ye dönüştü. Bu, hiçbir şehrin hayatında görülmemiş bir sıçrayış, bir yücelişti.  “Keşif Ehli” huşyar bilgeler der ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) hicret etmeye karar verince, Allah (c.c.), ona gidebileceği beş şehir (Belde-i Muhayyere) önermişti; Yesrib, Kudüs, Şam, İstanbul ve Konya. O, doğduğu topraklara en yakın olan ve kendi kavmi Kureyş’ten insanların da yaşadığı Yesrib’i seçmişti. 
Tabii diğer dört şehir de bu kutlu paydan nasiplerini alacaklardı… Kudüs zaten kutsaldı. Şam, Medine’den sonraki merkez olacaktı. İstanbul’a da -Fatih ona sevdalanmadan çok önce- peygamber dostu Ebu Eyyub el-Ensari (r.a.), sahabenin en bilgesi Ebu’d-Derdâ (r.a.), Peygamber’in (s.a.v.) sohbet arkadaşı Cabir (r.a.) ve daha nice sahabe gelmiş ve ruhlarını bu şehrin mayasına katmıştı. O beş şehrin her biri, “Son Elçi”yi (s.a.v.) Medine’ye taşıyan mukadderattan şu veya bu şekilde paylarını aldı, büyüdü ve ün kazandı. O ilahi paydan doğrudan nasip almamış gibi görünen tek şehir kalmıştı; Konya.  
Konya’ya herhangi bir sahabe gelmemişti. Ona bedel “Ben Kur’an’ın kölesiyim, Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım.” diyerek, aydınlığa meftun kalpleri aşk çerağıyla Kur’an’ın nuru etrafında toplayacak Mevlâna Celâleddin gelecekti. Rumi mahlasıyla yazacağı şiirlerle Kur’an’daki ilahi aşkı terennüm edecek ve Konya, onun sayesinde kalbi diri olanların, Hakk âşıklarının pusulası  olacaktı!
Mevlâna’nın babası, Bahâeddin Veled yaşadığı şehirden ayrılmaya karar verdiğinde takvimler, hicri 609 (1212) yılını gösteriyordu. Ama o yolculuk, babasının değil, Mevlâna’nındı. Onu Belh’ten ayrılmaya sevk eden belki de Mevlâna’nın kaderiydi.  Onun ilahi terennümleri söze dökeceği “aşiyan”ını bulması gerekiyordu ve o aşiyan Belde-i Muhayyere’den Konya idi.  İşte Konya’nın payına düşen övgü buydu. Hikmetin aşkça terennümüne beşiklik etmişti. Hâlâ da ediyor. Dünyanın dört bir yanından, her dinden, her ırktan gönül erleri pervanelerin ışığa koşuştukları gibi Konya’ya geliyorlar.
Siz bu şehri gezmeye Alâeddin Tepesi'nden
başlayın; burada Anadolu Selçuklu Devleti’nin şehrin ulu camisi olarak inşa ettiği Alâeddin Camii'ni gördükten sonra Mevlâna Caddesi’ni takip edin. Kısa bir süre sonra ileride belirecek olan turkuaz kubbe ve onunla bütünleşen Mevlâna Türbesi'nin güzelliği muhtemelen adımlarınızı yavaşlatacak. Gördüğünüz bu yapıların bulunduğu alan, vaktiyle Selçuklu sarayının gül bahçesiydi. Mevlâna’nın babası Bahâeddin Veled ölünce bu bahçeye defnedildi. Mevlâna’nın da defninden sonra burası zamanla bir külliyeye dönüştü. 
Türbe ve bulunduğu külliyede geçirilecek kısa bir zaman, hem Mevlâna’nın maneviyatından istifade etmeye hem de dönemin imkân ve şartlarını anlamaya yetecektir. Yüreğinde sevgi ve aşk barındıran her insanın mutlaka bir kere de olsa görmesi gereken bir merkezdir bu dergâh. Avluya Dervişan Kapısı’ndan girin, odalardan ikisinin postnişin ve mesnevihan hücresi olarak tanzim edilip orijinal eşyaların sergilendiği hücreleri dolaşın, mescidi ve dönemin musiki aletlerinin de yer aldığı semahaneyi görün. Hem yeni sufilerin piştiği hem de devrin yaşamını sergileyen Matbah, yani mutfak bölümünde dolaşın. Sonra da şimdi Hat Dairesi olarak bilinen fakat asıl adı Tilavet Odası olan bölümdeki eşsiz hat eserlerini inceleyin. Bu odanın gümüş kapısı Huzur-u Pir’e, o turkuaz kubbenin altına açılır. Oraya varıncaya kadar geçilen iki kubbenin, yani kutupların kubbelerinin, yani Kıbâbu’l-Aktâb’ın altında Mevlâna’nın yakınları ile Mevlevi büyüklerinin sandukaları, el yazması eserler, hat şaheseri levhalar ve çeşitli eşyalar bulunuyor. Sol yanda ise Horasan erleri yatıyor. Turkuaz kubbenin altında ise Mevlâna'nın, babası Bahâeddin Veled ile oğlu Sultan Veled’in sandukaları yer alıyor.  
Şehrin caddelerine geri döndüğünüzde fark edeceksiniz ki, Konya bugün de diriliğini Mevlâna’ya borçlu! Her aralıkta yapılan Şeb-i Arus törenlerinde, fanilik içinde bekanın zevkine ermenin arayışı tekrarlanır. Semazenlerin, sema ânında deveran eden tennureleri, hâlâ gökyüzündeki galaksilerden numuneler sunar. Mevlâna, vefatının üzerinden geçen şu kadar asırlık zamana rağmen hâlâ o turkuaz renkli kubbe altında gönül erlerine ışık ve feyiz saçmaktadır.
Dışarıda, Mevlâna Dergâhı’na komşu bir dizi mabet de bir yansıtıcı gibi o manevi atmosferi Konya’nın sokaklarına iletir. Bunlar birbirine yakın olduğundan zahmet çekmeden her birini ayrı ayrı ziyaret edebilirsiniz. Öyle yapın ki bu seyahatiniz tam olsun çünkü bunlarda da Mevlâna’nın bir hissesi var: İplikçi Camii, Mevlâna’nın ders verdiği Altun-Aba Medresesi’dir. Şems-i Tebrizî Camii ile makamı, Mevlâna’nın hocası olan Şems-i Tebrizî’ye ithaf edilmiştir ve eski adı Pir Evi'dir. Sahip Ata Cami ve Külliyesi’nin yapılış tarihi neredeyse Mevlâna zamanına kadar iner ve zaman içinde yenilemelerden geçse de Selçuklu’dan izler taşır. Kapu Camii'ni kayıtlara göre Mevlâna’nın torunlarından biri yaptırmıştır ve etrafı eski Konya sokaklarını yaşatan bir çarşıyla çevrilidir. Sadrettin Konevi Cami, Aziziye Cami, İmaret Cami gibi mabetleri ziyaret ettikten sonra kalan vaktinizi Meram’a ayırın. Biraz serin olsa da, yapraklar dökülse de Meram güzeldir.    
Yine Mevlâna’nın bir deyişi ile bitirelim: “Doğan eninde sonunda ölür. Damdan bir taş atıldı mı düşer. Usul bırak kendini a güzel! Bu toprak altında ne şirinler var ne şirinler. Kötü idiysek geçtik gittik kötülüğümüzle. İyi idiysek hayırla anın bizi!”

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi