“Umut tuz gibidir; insanı doyurmaz ama ekmeğe tat verir.” demiş ünlü yazar José Saramago. Ekmeğe tat veren, azı karar çoğu zarar denen, mineral bakımından zenginse sağlığa da iyi gelen tuzun yolculuğunda başlangıç noktası tuz gölleri. Asırlık göller, iklimin zorlamasıyla binlerce yıl önce kuruyunca geriye bol mineralli beyaz tanecikler bıraktılar. Barındırdığı minerallere göre gökkuşağının renklerinden birine bürünebilen bembeyaz bir örtü… Şimdi doğanın koynunda güzel bir manzara oluşturarak duruyorlar. Birçok insanın geçim kaynağı tuz gölleri, doğa tutkunlarının fotoğraflarında birer fon olarak da çıkıyor karşımıza. 
İşçiler gün doğumundan itibaren çıkardıkları kilolarca tuzu küçük yığınlar hâlinde biriktirip gölgeye, dinlenmeye çekiliyor. Gün batımının hemen ardından da biraz daha kurumuş bu tuz kümelerini el arabalarına yükleyip nakliye noktalarına taşıyor. Travertenlerdeki tuz alanlarında ise işçiler göletlerin duvarlarında kanallar açarak içlerine su dolmasını sağlıyor, güneşin etkisiyle buharlaşan sulardan geriye kalan tuzu önce tahta sopalarla dağıtıyor sonra da küreklerle toplayıp sepetlere koyuyorlar. 
Bütün bu yorucu işler, fotoğrafa meraklı gezginler için eşsiz fırsatlar anlamına geliyor. ABD’den Bolivya’daki dünyanın en büyük tuz düzlüğü Salar de Uyuni’ye; Peru’dan Türkiye’nin en büyük ikinci gölü Tuz Gölü’ne dek uzun bir liste yapabilirsiniz. 
Buralardaki beyaz ya da pembe tanecikler yağışlar başladığında “dünyanın aynası”na dönüşüyor. İçindeki minerallerden oluşan rengi ya da gökyüzünü muhteşem yansıttığı için “dünyanın aynaları” olarak anılan tuz göllerinde suyun nerede bittiğini ve gökyüzünün nerede başladığını anlamanın imkânsız olduğu manzaralar doğuyor. Sofrada uzak durmamız gereken tuzun doğduğu göllerden birini görürseniz yakınına mutlaka gidin, eşsiz güzelliğine tanıklık edin.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi