İstanbul’daki deniz fenerlerinden birini görünce yanına gidin; onlar sadece denizdeki gemilere değil karadaki insanlara da bir işaret veriyor. Çünkü etraflarında renkli bir hayat var.

Son zamanlarda kitabını okuyup da ardından uyarlama filmini izlediğim eserlerden biri Virginia Woolf’un Deniz Feneri oldu. Hikâyede görmek için can atılan ve aile ilişkilerini sembolize eden fener beni öyle etkiledi ki İstanbul’daki benzerlerini görmek istedim. Şehirde yedi deniz feneri var; ben üçünü listeme alıyorum: Rumeli, Ahırkapı ve Fenerbahçe fenerleri. Bunlar İstanbul’un farklı noktalarında olduğundan gezim birkaç gün sürecek ama Ramsay’ler gibi uzağa gitmeyeceğim çünkü üçü de şehrin içinde, en güzel kıyılarında... 
İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açıldığı noktadaki Rumeli Feneri’ne gitmek için Sarıyer’den Rumeli Kavağı’na doğru yol alırken ilk durağım her gün binlerce insanın ziyaret ettiği Telli Baba Türbesi oluyor. İçerideki sandukanın üzeri gri, parlak, gelin telleriyle bezeli, etrafı da dua edenlerle çevrili. Evlenmek isteyen kızlar,  telli duvaklı gelinler, şifa arayanlar, rüyasında görenler buraya gelip dilek tutuyor, tellerden alıyor veya tel bırakıyor. Âdet yerini bulsun deyip ayakucuna konmuş makasa davranıyorum. Görevli babacan bir tavırla sesleniyor o sırada: “Kısa kes ki tez zamanda olsun niyetin…”
Telleri çantama koydum; yoldayım. Rumeli Kavağı’ndan Rumeli Feneri’ne devam eden güzergâh bordo, yeşil, turuncu ve sarı yapraklı ağaçlarıyla gözlerden başlayarak kalbe huzur dolu bir orman yolu sunuyor. Balıkçı köyüne ulaşır ulaşmaz, 1856’dan beri İstanbul Boğazı ile Karadeniz arasında gemilerin seyrüseferinden sorumlu olan Rumeli Feneri’ni buluyorum. Bir tepeciğe inşa edilen 30 metrelik beyaz, heybetli gövdesi; yıllardır işini hakkıyla yapıyor olmanın gururuyla dimdik ayakta duruyor. Fenerin hemen yanındaki can kurtarma istasyonlarında kullanılmış tulumların, santrallerin, tıbbi malzemelerin ve buna benzer tarihî eşyaların gözler önüne serildiği Tahlisiye Sergisi’ni geziyorum öncelikle. Fenerin içine adım atar atmaz karşımda bulduğum Sarı Saltuk Hazretleri Türbesi ise “Hayırdır inşallah.” dememe vesile oluyor. Hikâyesi etkileyici: Fenerin inşasını üstlenen Fransızlar, bu süreçte birkaç defa kulenin sebepsizce yıkılmasına anlam verememişler. Köylülerden orada Saltuk Hazretleri'nin yatırının olduğunu öğrenince de önce türbeyi sonra feneri yapmışlar ki bir daha yıkılmasın. Bu şekilde tamamlanan fenere şöyle bir bakınca mavinin efendisi, denizlerin orkestra şefi olmak nasıl bir duyguymuş anlıyorum. Marmara ile Karadeniz’e düet yaptırmanın, sisli günlerde düdük çalarak dümenleri yönlendirmenin gücünü kalbimde duyuyorum.  
İnsan yükseklik duygusuna kolayca alışıyor. Ama yukarıdan gördüğüm onlarca büyük tekne aşağıda beni ekmeğini denizden çıkaran insanların beklediğini söylüyor. Rumeli Feneri’nin eteklerine doğru yürüyorum. Solumda Rumeli Feneri Topçu Kalesi’nin kalıntıları; dip dibe, rengârenk teknelerin şiirselliğine kapılıp adımbaşı fotoğraf çekerken derdi tasayı unutuyorum. Tekneler uysal suda belli belirsiz kımıldanırken sanki aralarında söyleşiyorlar. Poyraz, Cannaz’la av sezonunu değerlendirirken; Dalyancı yeniden boyanacağının haberini Şafak’a veriyor. Salaş Barınak adlı restoranı incelerken bir balıkçı sesleniyor: “Abla, oranın kavurma levreğini ve dil balığını yemeden gitmeyin.” Deniz manzarası ve serpme kahvaltısıyla Menekşe Bahçesi de sevilen mekânlardan. Köy içindeki Meydan Çay Bahçesi de semt sakinleriyle sohbet etmek, denize açılanların dünyasını hissetmek, yaşlı balıkçıların anlattığı hikâyeleri dinlemek için adeta biçilmiş kaftan. Günü burada bitiriyorum.
Gezeceğim ikinci fener şehrin hemen eteğinde, Marmara kıyısında. Eminönü’nden BN1 otobüsüne binip Fatih’teki Cankurtaran semtinin Akbıyık durağında iniyorum. Sahilde Marmara surları boyunca yaptığım kısacık yürüyüşten sonra işte Ahırkapı Feneri’ndeyim. 1755 yılında Mısır’a gitmekte olan bir kalyon, Kumkapı’da karaya oturmuş. Denizcilerden biri padişaha surlar üzerine bir fener yapıldığı, fenerde de kandiller yandığı takdirde gemilerin yollarını bulabileceği, gemi kazalarının da böylece önüne geçilebileceği yönünde bir tavsiye arz edip kabul de görünce inşasına başlanmış. Deniz üzerinde 40 metrelik heybetli gövdesiyle Türkiye’nin en yüksek ikinci feneri. Fenerin bir başka özelliği de Lik ailesi kadınlarının uzun bir dönem burada fenerci olarak çalışmış olması. Kadıköy Limanı'ndan Kızkulesi’ne, köprüye uzanan görüş açısıyla bir şehir gözlemcisi sanki. “Şehirde bugün trafik nasıl?” diye sorsam cevap vermeye hazır. Önünden geçen uzun sahil yolu, iyi ki spor ayakkabılarımı giymişim dedirtiyor. Yürüyüş yapanlar; çocuğunu, köpeğini gezdirenler, kayalıklarda sohbet edenler hâllerinden pek memnun. Fenerin birkaç metre solunda kalan Cankurtaran Sosyal Tesisleri, kuzu tandırını, tahinli kabak tatlısını vapurlar ve martılar eşliğinde servis ediyor. Ahırkapı Sokağı'ndaki Armada Otel’in terasında içtiğim Türk kahvesinin ve yediğim naneli lokumun tadı ise hâlâ damağımda. Ama ya manzarası?! O bambaşka! Kıpır kıpır Marmara suları, uzakta Haydarpaşa Garı; dönüp arkama baksam, bir yanda Sultan Ahmet Camii, bir yanda Ayasofya… 
Bir cumartesi, gün batımına yetişecek şekilde Kadıköy’den FB2 otobüsüne binip Fenerbahçe Parkı’nda iniyorum. Park, kırmızı-pembe sardunyalarla, Akdeniz selvisi ve sakız ağaçlarıyla, gökyüzünün turuncu-mavi renkleriyle öyle güzel ki!.. Kıyı yolundan yürüyerek hem dalgaların ışıltılarının hem de yeşilliklerin tadını çıkarıyorum. Deniz kıyısındaki Romantika nostaljik dekorasyonunun bir parçası olan at arabasıyla parkın içinde adının hakkını veren bir restoran. Restoranları değil ahşap masaları tercih ederseniz, takın piknik sepetlerinizi kolunuza, buyurun Fenerbahçe Parkı’nın herkese açık alanlarına. Çay, kahve içip hafif şeyler yemek isteyenler için ise Khalkedon Kafe'nin çardak büfeleri hazır. Parkın çıkışına geldiğimde askerî tesislerin arkasında fenerin beyaz başı görünüyor. Yüksekliği 25 metre olan fenerin 1857 yılında Osmanlılar tarafından yaptırıldığı biliniyor ama bazı kaynaklar geçmişinin Bizans’a uzandığını söylüyor. Fenerin komşuları, sırasıyla Galatasaray, Fenerbahçe spor kulüpleri ve İstanbul Yelken Kulübü. Bu sebeple Fenerbahçe Feneri, İstanbul’un en centilmeni, Marmara Denizi’nin ışıklı hakemi oluveriyor benim için. Belki de gece yarısı hepimiz uyurken sulara atlayıveriyor, Moda sahiline kadar yüzüp dönüyordur diye hayal ediyorum. Ya da futbol maçlarında düdüğüyle tezahürat yapıyor, tuttuğu takımı destekliyordur heyecanla. Çimlere oturup gün batımını birlikte izlemeyi öneriyorum fenere sessizce; 12 saniyede bir çakan ışığıyla bana göz kırpıp teklifimi kabul ediyor. İstanbul’a gelen tüm yazar gezginlerin kitaplarında öve öve bitiremediği gün batımını seyre dalıyoruz birlikte. Gece başlarken, İstanbul’un tüm fenerleri işbaşı yapıyor, yanıp sönüyor, sanki şehrin yalnız olmadığını gelen geçen tüm gemilere bildiriyorlar.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi