Ünlü oyun yazarı William Shakespeare, “Bütün dünya bir sahnedir. Bütün erkekler ve kadınlar da sadece birer oyuncu.” demiş. Ben güne bu cümleden ilham alarak başlıyorum çünkü içimde İstanbul’un eşsiz sahnelerini keşfetmek hevesi var.

Vapur iskelesinden Kadıköy’ün çenebaz ve kıpır kıpır sokaklarına doğru yürüyorum. Bahariye Caddesi'ne sapınca az ileride olağan telaşların arasında olağanüstü güzelliğiyle beni bekleyen Süreyya Operası beliriyor. Kalabalığa inat; olduğu yerde asil ve huzurlu, kendi küçük sanat ülkesini kurmuş durumda. Dış cephesindeki lir tutan kadın ve pan flüt çalan çocuk heykeli, zarafetleriyle ruhumu gülümsetiyor. 1924 yılında Süreyya İlmen Paşa tarafından opera, tiyatro ve balo salonu olarak yaptırılan bina, bir süre Süreyya Sineması olarak hizmet vermiş. 2007 yılında Kadıköy Belediyesi'nin desteğiyle tam olarak operaya dönüştürülmüş. Kapıyı açıp zaman zaman oda orkestrası konserlerinin ve her sene özel bir serginin düzenlendiği fuayeye giriyorum. Bu ay “Bizim Sesimiz” adlı konserle çınlayacak olan fuaye; ileriki zamanlarda “Bir bale gösterisi nasıl hazırlanır?” adlı fotoğraf sergisine de ev sahipliği yapacak. Üst kattaki Divan Pastanesinin işlettiği kafe, temsil günlerinde açılıyor. Boydan boya kırmızı kadifeyle donatılmış, altın varaklarla çerçevelenmiş, tavanına yağlı boya freskler, pano resimleri yapılmış büyük salon, birbirinden büyüleyici yapıtları ağırlıyor. Böyle görkemli bir sahnede, Sondan Önce 3 Aşk 4 Mevsim balesini, Hovardanın Sonu adlı operayı izlemek bambaşka bir keyif diye düşünüyorum. Gözlerim tavandaki ok atan meleklerden, kanatlı atlardan Uyuyan Güzel balesinin provasını yapan dansçılara kayıyor. Çaykovski’nin muhteşem müziğiyle bezenmiş bu bale, Fındıkkıran ve Faust operası gibi bu sezon mutlaka görülmesi gereken temsillerden. Süreyya Operası sadece sanatseverlerin gözdesi değil. Beş yıl önce bir gün kapıdan ünlü oyuncu Morgan Freeman girivermiş, etrafı dolaşmak istemiş. İstanbul seyahati sırasında rastladığı binadan oldukça etkilenen oyuncu, her zaman yerli ve yabancı virtüözlere yer veren konser repertuarına da hayran kalmış.
Süreyya Operası'ndan ayrılırken genç kompozitörler için bir Ulusal Beste Yarışması yapılacağını öğreniyorum. İlk üçe giren bestecilere para, konser verme şansı ve adlarına basılacak CD gibi ödüller sunuluyormuş. Başvurular 15 Ocak’a kadar devam edecekmiş.
Birazdan Beşiktaş’a geçeceğim ama önce Bahariye Caddesi'ni turluyorum. Buraya gelenler, operanın çaprazındaki Saray Muhallebicisi'nde karınlarını doyurabilir; Fazıl Bey’in Türk Kahvesi’nde hemen her tür kahve, zencefilli limonata, demirhindi, kaskate şurubu içebilir, Sakızgülü Sokak'taki The Company adlı iki katlı mağazaya uğrayabilir, burada dekoratif eşyalar bulabilirler.
Sonbaharın serinliğinde ama tatlı bir güneş eşliğinde vapurla karşıya geçiyorum. İskelenin yakınından kalkan Harbiye dolmuşundan son durakta inince on dakikada Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ndeyim. 1931’den beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'na bağlı olarak çalışan sahnenin adı, çağdaş Türk Tiyatrosu ve sinemasına büyük katkıları olan oyuncu, yönetmen, yapımcı Muhsin Ertuğrul’dan geliyor. Fuayedeki duvarı kaplayan Şehir Tiyatroları oyuncularının siyah-beyaz fotoğrafları olabilecek en şık dekor. Çünkü buranın en önemli özelliği farklı kuşaklardan oyuncuları aynı sahnede buluşturan, Türk ve yabancı yazarların eserlerini itinayla sunan bir kurum olması. Bugünlerde en heyecanla seyredilen oyunlardan biri Cibali Karakolu. Tuluat ustası Zihni Göktay’ın "Cafer" rolünde her seferinde farklı yaptığı doğaçlamaları, seyirciler kadar sahne arkadaşları tarafından da merakla bekleniyor. Büyük salonda görmek için sabırsızlandığım Bak Bizim Şarkımız Çalıyor müzikalinin provası devam ederken, bilet alacağım oyunlara göz gezdiriyorum. Geçen sezon görmeme rağmen hala devam eden 12. Gece ve Hayal-i Temsil’i tekrar izleyebileceğimi hissediyorum; ikisi de muhteşemdi. Çingeneler Gökyüzünde Yaşar ve Sirke Tadında Böğürtlen Reçeli’nin ilginç isimleri, bu oyunlara gitmek için bile bir sebep diye düşünüp listemde işaretliyorum. Broşürlerden temsillerle ilgili detaylı bilgileri okurken, Ben Çağırmadım’daki doğaüstü yetenekleri olan kadının seyri eğlenceli ve enteresan olabilir gibi geliyor. Macbeth’in sürrealist bir rejiyle sahneleniyor olması alışılmışın dışında bir yorumla karşılacağımın ipuçlarını veriyor. Kararlı ve heyecanlı gişeye gidiyorum. Bu arada minikleri de unutmamak gerek tabi. Arkadaşlarımın çocuklarına sürpriz yapmak için Pollyanna ve Bisküvi Adam için de bilet istiyorum. 
Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nden çıkıp önce Maçka Parkı’nda, sonra Dolmabahçe’de yürüyorum. Beşiktaş’tan otobüse binip Zincirlikuyu'da iniyorum. Alt geçitle ulaştığım Zorlu Performans Sanatları Merkezi, açıldığı 2013 yılından beri benim favori mekânlarımdan. Burada Mamma Mia, Operadaki Hayalet gibi çok sayıda dünya müzikali seyrettim. Zorlu PSM’nin üç ayrı sahnesinin dillere destan bir akustiği, kusursuz bir teknik donanımı var. Özellikle Büyük Salon, birçok forma girebilen bir “bukalemun sahne” adeta. Zorlu PSM Türkiye’deki yenilikçi, modern sanatı dünya projeleriyle yan yana getirerek izleyiciye alışılmışın dışında deneyimler yaşatıyor. Sinemanın büyüsünün orkestra ile deneyimlenebilmesi için yola çıktıkları projelerinde, La La Land filmini dev ekranda izlerken müziklerini canlı dinlemiştim örneğin. Bu tarz konserler, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi filmleri için de hazırlanıyor. İki gün boyunca her tür müziğin peş peşe dinlenebileceği Mix Festival, aralık ayında gerçekleşecek. Talimhane Tiyatrosu iş birliğiyle Zorlu PSM tarafından yapılan Yoldan Çıkan Oyun, kazandığı ödülleri haklı kılarcasına cuma günleri kahkaha tufanına sebep oluyor. Yasmin Levy’den Ayhan Sicimoğlu’na, Carla Bruni’den Teoman’a dört gözle beklenen; “sahne üzerinde sahne” konseptli alternatif konserler organize ediliyor. 
Kulisleri gezerken bugüne kadar Zorlu PSM etkinliklerinde yer almış tüm sanatçıların imzalarının, notlarının ve fotoğraflarının süslediği duvarlar ilgimi çekiyor. En hoşuma giden notun hikâyesi şöyle: Russell Crowe, çektiği Son Umut filminin Türkiye galasını Zorlu PSM’de yapmış. Birkaç ay sonra aktör Hugh Jackman’ın geleceğini öğrenince de ona esprili bir not bırakmış: “Ben senden önce buradaydım Hugh Jackman!”. Hemen altına Cem Yılmaz “Hugh?” yazınca komik yazışmalar sürmüş.
Son olarak Zorlu Center’ın üst katına çıkıp market ve restoran içerikli Eataly’i dolaşıyorum. Burada kaliteli, lezzetli İtalyan yemekleri yenebildiği gibi ev tekstilinden cilt bakımına, meyve-sebzeden şarküteriye envai çeşit ürün de satılıyor. Kendi mutfak atölyelerinde de her ay “Vazgeçilmez Köfte”, “Minik Eller Pizza Pişiriyor” gibi değişik başlıklar altında atölyeler açıldığını görüyorum.
Keyifli bir günün ardından eve doğru yol alırken; La La Land in Concert etkinliğinde orkestranın filmin birbirinden etkileyici müziklerini çaldığı o anlara gidiyorum. En sevdiğim şarkının sözleri dökülüyor dudaklarımdan. Şehrin Yıldızları… Bu gece sadece benim için mi parlıyorsunuz?

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi