Dünyada metro ağını kuran ve trafik ışıklarını insanlarla tanıştıran ilk şehir olan Londra’nın parklarla bezeli yeşil doğasına bırakıyorum kendimi...

Bildiğim ya da bilmediğim kültürlerin birçoğunu aynı anda yan yana görebildiğim, kozmopolitliğin uçlarında gezen Londra’ya "bir defalık" desem sadece kendimi kandırırım. Her gidişimde bir sonraki sefere bırakacağım gezilecek bir köşesi, edinilecek bir deneyimi, keşfedilecek bir tadı kalıyor. Artık biliyorum; Londra için daima bir "sonraki sefer" olacak.
Londra’yı boydan boya kat eden Thames’in ortasında durup çevreme bakınca hemen her şeye insan eli değdiğini anlayabiliyorum. Suyla adeta savaşan ve nehir deltasına metro tünelleri açan bir inşaat mühendisliği pratiğinin şehri şekillendirdiği o kadar belli ki bu yüzden Thames kıyısındaki inşaat mühendisi heykellerine saygıyla selam veriyorum.
İlk güne, yolculuğumun yorgunluğunu atmak ve elektriğimi çıplak ayaklarımla toprağa bırakmak için dev botanik bahçesi Holland Park’tan başlıyorum. Londralıların paket olarak aldıkları yemekleriyle çimlerde uzanarak yaptıkları öğlen arası keyfine ben de katılıyorum. Parkın dışında hayat en hızlı tempoda akarken, parkın içinde her ânın  tadını çıkarıp sakin sakin oturuyorum. Londralıların öğle arası bitti, benim içinse artık kısa bir yürüyüş vakti. Meşhur Notting Hill filmine ev sahipliği yapan rengârenk, tarihî dokulu, viktoryen tarzı teraslı evleri ile Londra’nın alternatif kültürlerinin birleştiği bölgelerden biri olan Notting Hill’e varıyorum. Portobello Pazarı’nda biraz alışveriş yapıp etraftaki tasarım dükkânlarında kaybolduktan sonra mahalledeki kafelerden birini gözüme kestirip kahve kokusunu içime çekiyorum; her nefeste bu şehre biraz daha bağlanıyorum. 
Midemde çalan zilleri duymazdan gelmeme artık imkân yok; hedefimse belli: The Elgin’i denemek! Artık dinlendiğime ve açlığımı giderdiğime göre turuma kaldığım yerden devam edebilirim. Green Park metro durağından bindiğim metro ile rahatlıkla ulaştığım Buckhingham Sarayı’ndan başlayarak sırasıyla Westminster Sarayı'nı ve Big Ben’i görerek Thames Nehri kıyısındaki London Eye’da şehrin eşsiz manzarasını yüksek bir noktadan izlemek için uzun bir kuyruğa giriyorum. Bu arada, "Ayaklarım yere değsin ama harika manzaradan da mahrum kalmayayım." diyenlerdenseniz, Tower of London’ın hemen önünden Thames Nehri turlarına katılmak sizin için ideal olacaktır.
Saatler İngilizlerin dünyaca meşhur "beş çayı"nı gösterdiğinde bir kararsızlığa düşüyorum; Trafalgar Meydanı'ndaki merdivenlerde oturup şehrin nabzının attığı yerde bir kahve mi içeyim, yoksa kendimi biraz daha Londralı hissedebileceğim Ham Yard Otel’i mi tercih edeyim?.. Sonuçta her ikisini de yapmak bana daha akıllıca geliyor. Klasik bir İngiliz Beş Çayı ritüelini Ham Yard Otel’de deneyimledikten sonra metroya Piccadily'de binip Covent Garden'da iniyor ve kısa bir yürüyüşle Royal Opera House’un büyülü salonunda Kuğu Gölü balesini izleyerek günü noktalıyorum. 
Yeni güne Soho’daki The Breakfast Club’da hem gözüme hem de mideme hitap edecek kahvaltı ile başladım, British Museum ve Museum of London ziyareti ile devam ettim. Royal Shakespeare Company ve Londra Senfoni Orkestrası’na da ev sahipliği yapan, Avrupa’nın en büyük sanat ve konferans merkezlerinden biri olan Barbican Sanat 
Merkezi'nde içtiğim kahve, yaptığım sanat turundan mı bilinmez, damağımda unutulmaz bir lezzetle uğurladı beni. Artık acıktığımı hissediyorum. Liverpool Street metro istasyonunun yakınında, 40. katta hizmet veren Duck& Waffle’da kendime harika bir manzara ve yemek keyfi sunuyorum. 
Ama benim kadar erken acıkmayanlara ve "Kahvenin vereceği enerji yeter." diyenlere önerim, Liverpool Street ile Old Spitalfield Market’a gitmeleri ve burada hem mağazalardan hem de -eğer günlerden pazar ise- kurulacak açık hava pazarından alışveriş yapmaları. Londra’ya özgü kırmızı otobüse yemekten sonra binip dev bir pazar alanında hemen her mutfağın farklı sunumlarının yapıldığı yaklaşık 1000 yıllık Borough Market’e yöneliyorum. Bu sokak kültürünü kaçırmak olmaz. Her yeni tada, her farklı köşeye zamanım ve enerjim var. Bu bitmeyen enerjiyi müzikal için de değerlendirmek, Londra’nın olmazsa olmazı. Operadaki Hayalet vazgeçilemeyecek bir klasik iken Michael Jackson hayranlarının Thriller Live ile kendilerini koltuklarından kalkmış ve bir anda dansın coşkusuna kapılmış bulmaları an meselesi. Ben tercihimi 
Thriller Live’dan yana kullanıyorum ve tam da dediğim gibi koltuğun üzerinde dans ederken buluyorum kendimi.
Londra'nın kendisi ile özdeşleşmiş ana caddelerinden Oxford ve Regent’a da yakın Cecconi’de kahvaltı ile günü selamladıktan sonra artık biraz mağazalara bakmanın zamanının geldiğine inanıyorum. İçiniz rahat olsun, bu çevrede istediğiniz markanın mağazasını kolaylıkla bulabilirsiniz. Liberty of London isimli departman mağazasına ise sadece alışveriş için değil, sunumların zarafetini görmek için de zaman ayırmak gerekli. Yalnız Liberty of London'a değil, mağazanın arkasındaki Carnarby Street'e de şans verilmeli.
Günün odağında alışveriş varsa, Selfridges’e uğramamak olmaz. Üstelik bu mağazanın alt katında binbir çeşit yemeği ve içeceği tadabileceğiniz reyonlar da var. Ben de tabii, durur muyum, damak çatlatan bu lezzetlerin başında alıyorum soluğu. 
Her şehrin olduğu gibi Londra’nın da klasikleşmiş bölgelerinin yanı sıra değişen çağa ayak uyduran ve yıldızı yeni yeni parlayan bölgeleri var. Bunlar arasında alternatif sanat ve eğlence merkezi olan Shoreditch ve Old Street, Beyoğlu’nun 90’ların sonundaki hâlini özleyenler için harika bir adres. Baharatsız yapamam diyenler ve Hint yemeklerini özleyenler, Dishoom’da tadına doyamayacakları lezzetler için sıraya girsinler. Eğer bir pazar gününüzü bu çevreye ayırdıysanız, sabah 08.00'den öğleden sonra 15.00’e kadar açık olan ve bir sokağı kocaman bir çiçek dünyasına çeviren Columbia Road Flower Market’e uğramadan dönmeyin.
Londra’da katılınacak etkinlikler, gezilecek köşeler, tadılacak mutfaklar saymakla bitmez. Dolayısıyla, yinelemekte yarar var: Londra asla bir davetle yetinmez, tekrar tekrar çağırır; siz de buna her defasında kulak verir, bir Londra seyahati için daha seve seve hazırlarsınız valizinizi.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi