Klasikleşmiş Hollywood yapımıyla ölümsüzleşen bu şehir bana “gerçek” bir Fas deneyimi vadetti. Ben de davete icabet ederek ziyaretçilerini ödüllendiren bu kozmopolit şehri keşfe çıktım. Filmden bu yana ne çok şey değişmiş.

Bir şehre dair fikrinizin, dünyanın diğer ucundaki bir stüdyoda 75 yıl önce çekilen siyah-beyaz bir filme dayanması  pek olağan bir durum sayılmaz. Hâlen birçok  insanın zihninde Kazablanka, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın uğradığı bol dumanlı kafelerin ve merak uyandıran kolonyal bir dönemin şehri. Oysa Kazablanka’nın bu fantastik sahnelerle alakası yok.  
Ben ülkedeki ticaretin kalbi olan Kazablanka ya da  yerlilerin deyişiyle Casa’yı hareketli ve modern bulurken günlük hayat manzaralarının turistik noktalardan daha cazip olduğunu fark ettim. 
The Caliph’s House ve In Arabian Nights kitaplarının Londra doğumlu Kazablankalı yazarı Tahir Shah, Fas’ın en yanlış anlaşılmış şehri olduğuna inanır buranın. “Aslında en ilgi çekici ve büyüleyici destinasyondur.” der. Afrika’nın  kuzeybatısında yer alan Atlantik manzaralı Kazablanka VII. yüzyılda Berberiler tarafından kuruldu. Fenikeliler, Romalılar, Portekizliler, İspanyollar ve Fransızları ağırladı. İspanyolca “beyaz ev” anlamına gelen Kazablanka bugün güneş ışığını yansıtan bembeyaz evleriyle hafızalarda yer etmiş, monotonluktan uzak ve kültürlerin beşiği sayılabilecek bir liman şehri. 
Fransızların 1907’deki işgaliyle birlikte, Mağrip adı verilen ve Fransız Art Deco stili ile Fas kemerleri, maşrabiya örgüleri ve zellige çinilerini harmanlayan eşsiz bir mimari stil doğdu. Yerlilerden birinin dediğine göre Casa’yı keşfetmenin en iyi yolu “le nez en l’air”, yani yukarı bakarak gezmek. Mimari cazibenin büyük bir parçası V. Muhammed Bulvarı civarında yoğunlaşıyor. Trafiğe kapalı bir caddede zarif tramvaylar zamanla solan kafelerin yanından sessizce geçip gidiyor. Bu kafelerden biri olan Petite Poucet bir defasında Edith Piaf’ı da ağırlamış. Gezinirken bir yandan da çiçekli duvar süsleri ve dökme demirden balkonları inceliyorum. Zamanında Josephine Baker’ın sahneye çıktığı Art Deco tiyatro binası Cinema Rialto da yürüme mesafesinde. 
Kent sakinleri gözden kaçabilecek ince tasarım detaylarını ve favori keşiflerini paylaşma konusunda oldukça istekli. Bir mühendislik öğrencisi “hesaplı deniz ürünü yenebilecek en iyi yer” olarak tanımladığı Marché Central’a gitmemi tavsiye ediyor. Fransızların inşa ettiği pazar gezinen insanlarla dolu; aralara serpiştirilmiş küçük kafelerse yalnızca birkaç blok ötedeki rıhtımdan gelen taze balıklarla hazırladıkları yemekleri sunuyor. Taze incirler ve rengârenk piramitler gibi dizili, keskin  kokulu baharatların satıldığı tezgâhların arasında eşsiz parçalar bulabileceğiniz birkaç antika dükkânı da var. Eski pazarın yenilenmesi ve Barselona’nın ünlü La Boqueria'sı gibi, turistlere daha uygun bir gurme cennetine dönüştürülmesi planlanıyor.
V. Muhammed Meydanı’nda güneş batmak üzere; yerli halk kendi aralarında sohbet ederken çocuklar büyük bir keyifle güvercinleri kovalıyor. Meydandaki anıtsal Mağrip kamu binaları göz alıcı beyazlıktaki CasArts performans sanatları sahnesiyle zıtların birliğine dair muhteşem bir örnek sunuyor. Kazablanka doğumlu mimar Rachid El Andaloussi ve Pritzker ödüllü meslektaşı Christian de Portzamparc’ın tasarladığı bu “kültürel medinenin” yıl sonunda açılması planlanıyor ve şehre yeni bir soluk getirmesi bekleniyor.
Art Deco tarzındaki bu merkezin soluk bir görkemi olsa da Kazablanka sahil şeridi Mağripten ziyade Akdeniz’i anımsatan kalender bir havaya sahip. Şehrin kordonu La Corniche birbiri ardına sıralanmış okyanus manzaralı restoranlara ve şık sahil kulüplerine ev sahipliği yapıyor. Buradaki deniz ürünü lokantası Le Cabestan özellikle gün batımında dolup taşıyor. Ferah Atlantik rüzgârı eşliğinde Kazablankalılar bu sahil şeridine yüzmeye, sörf yapmaya, yürüyüşe ya da şemsiye gölgesinde gizli kafelerden birinde oturup “café noir” yudumlamaya geliyor.
Norman Foster’ın imzasını taşıyan Four Seasons Hotel ve Louis Vuitton ile Dior gibi lüks markaları ağırlayan devasa Morocco Mall alışveriş merkezi gibi büyük projeler sahil kesimindeki banliyölere daha çağdaş bir görünüm kazandırıyor. Bununla birlikte yaklaşık 25 yıl önce tamamlanan II. Hasan Camii bugün Kazablanka’nın en büyüleyici modern hazinesi.
Atlantik’e uzanan çıkıntıda Kuran-ı  Kerim’de geçen “Allah’ın (c.c.) su üzerindeki tahtı” ayetine bir saygı duruşunda bulunan cami, aşağısında uzanan okyanusun üstünde yüzüyormuş izlenimi veriyor. 200 metreden uzun minarenin tepesinde Mekke yolunu gösteren yeşil bir lazer var. İç bölümü 25 bin, dış alanıysa 80 bin insanı ağırlayabilen cami öylesine büyük ki rehberli bir tura katılmak neredeyse şart. Görkemi kadar eşi benzeri olmayan süslemeleriyle insanı kendine hayran bırakan caminin devasa çatısı gün ışığını içeri davet ederken zümrüt tonlu zelligeler (oyulmuş sedir ve mermer kakması) Fas işçiliğinin zarif birer örneği.
Yakınlardaki, XIX. yüzyıldan kalma eski Medine, orijinal surların kısmi kalıntılarıyla kapatılmış ara sokaklardan oluşuyor. Daracık sokaklarda çocuklar futbol oynarken tüccarlar deri eşyalar ve rengiyle bile ağızları sulandıran tajine yemeğinden satıyor. Medine duvarları arasında yer alan  ve özenli bir restorasyondan geçirilen riyadın bir köşesindeki Rick’s Café, Amerikalı eski bir diplomat tarafından 2004 yılında açıldı. İlginç tarafı ise 1942 tarihli filmdeki mekândan esinlenerek tasarlanmış olması. 
Kemerli kapıları, mozaik zeminleri ve Fas lambalarıyla Rick’s Café kendine has bir atmosfere sahip. Pazar günleri düzenlenen caz konserlerinde müzisyenler turistlere, göçmenlere ve Faslılara bir müzik ziyafeti sunarken bordo renkli fesleriyle garsonlar magret de canard (ördek göğsü) ve kuskus servis ediyor.
“Tıpkı filmdeki gibi restoran burada da ikinci planda kalıyor; insanlar aslında içeride olan biten için geliyor.” diyor mekânın sahibi Kathy Kriger. Arkama yaslanıp rahatlatıcı melodileri dinlerken bu müziğin şehri tanımlayan en güçlü unsur olduğunu düşünüyorum. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi