Barselona’nın bir “pazarlama harikası” olduğuna inananlara ve “Barselona’yı zaten biliyorum.” diyenlere aldırmam. Bu şehir her ziyaretimde bana yeni sürprizler sunan, hatta hiç değişmese bile kendini özletebilen müstesna bir şehir. İşte yine özlediğim yerdeyim…

Barselona’nın uluslararası havalimanı El Prat’tan çıkışa doğru ilerlerken sarışın bir genç kız yanıma yaklaştı ve Barselona’ya yeni mi geldiğimi yoksa buradan geri mi döndüğümü sordu. Yarım yamalak İspanyolcamla kızın ne dediğini anlayıp biraz heyecanlandım ve “Geliyorum.” dedim. Gülümseyerek baktı, sonra elime bir çift metro bileti tutuşturdu ve şöyle dedi: “Ben döneceğim için bunlara artık ihtiyacım kalmadı. Barselona’nın tadını çıkar!” Şehre ışıl ışıl parıldayan bir güneşin altında adım atarken keyif dolu “Barselona’nın tadını çıkar.” cümlesi adeta bir doping oldu benim için. O andan sonra seyahatimin kalanını iple çekmeye başladım.
Barselona’nın mahallelerini, geniş bir ailenin farklı karakterlere sahip fertlerine benzetirim. Fertlerinin her biri diğerinden çok farklı bir mizaca sahip olsa da bir araya geldiklerinde ahenkli, kocaman bir ailedir Barselona. Şehri gezmeye, epeydir görmediğim bu "aile"nin yaşını başını almış ama genç ruhlu ve sofistike üyesi El Born’dan başlıyorum bu defa. 
Şehrin açık ara en iyi tapasçıları Euskal Etxea, El Xampanyet, Sagardi, Tapeo buradalar ve müşterilerine yenilerini ekliyorlar. Ünlü Mercat de la Boqueria tarzı yiyecek pazarlarından hoşlananlar bu mahalledeki Mercat de Santa Caterina’da gezmeye devam ediyor. Bir not; öğle saatlerinde giderseniz burada Katalan mutfağının lezzetlerini uygun fiyatlara tadabileceğiniz günlük menüler bulursunuz. 
Barselona, XX. yüzyılda yaşayan avangart sanatçılar için bir erime potası olmuş. Bunu çok iyi bir şekilde yansıtan El Born’da Avrupa Modern Sanat Müzesi, Dünya Kültürleri Müzesi, Fundacio Gaspar, Fousion gibi birçok müze ve galeri bulunuyor. Vaktiniz bolsa hepsine gidin, ama tek bir hakkınız varsa tercihiniz kesinlikle Picasso Müzesi’nden yana olmalı. Aralarında ünlü Las Meninas serisinin, First Communion ve Science and Charity tablolarının da bulunduğu 4 binden fazla eserin sergilendiği müze, Picasso’nun özellikle erken dönem sanatsal bakış açısına ışık tutuyor. Müzede ayaklarıma kara sular inene kadar gezdikten sonra günümün kalanını Parc de la Ciutadella’da keyif sürerek geçirebilirim. Şehrin en güzel parkındaki anıtsal çeşmenin önünde mutlaka fotoğraf çektirmelisiniz. Bu görkemli çeşme, döneminin önde gelen mimarı Josep Fontsère tarafından tasarlanmış ve o zamanlar henüz çok genç olan Antoni Gaudí’nin de bu tasarıma katkıda bulunduğu biliniyor.
Sırada ailenin en yaşlı üyesi, Orta Çağ’dan kalma Barri Gòtic var. “Eski Şehir” anlamına gelen, Ciutat Vella olarak da anılan bu mahalleye "yaşlı" dediğime bakmayın. Barselona’nın göbeğindeki bu bölge, şehrin belki de en çok turist çeken ve en eğlenceli yeri. Dar sokakların arasında adeta kayboluyorum önce, görkemiyle yükselen gotik katedralin yanından geçiyorum ve kendimi La Rambla’ya atıyorum. Her mevsim bir curcunanın hâkim olduğu şehrin en kalabalık caddesinde uzun uzun yürüdükten sonra eski ve yeni Barselona’yı birleştiren Plaça de Catalunia’ya varıyorum. Burası dünyaca ünlü markaların dizildiği, alışverişiniz için farklı seçenekler bulabileceğiniz devasa bir meydan. Kalan son enerjimi mağazaları gezmek için harcıyorum ve ertesi sabah erkenden kalkmak üzere günümü sonlandırıyorum.
Yeni günde ziyaret ettiğim ilk yer, ailenin asi ve genç üyesine benzettiğim Raval oluyor. Üstelik öyle değişmiş ki Raval, yıllar önce gördüğüm bakımsız yere hiç benzemiyor. Karşımda alternatif butikleri, eski plak ve kitapçılarıyla bohem ve kozmopolit bir mahalle var. Turist olduğumu belli etmemeye çalışarak semtteki “hipster” kafelerden El Colectivo’ya giriyorum. İçeride hepi topu 4-5 masa var ve “genç profesyonel” olduğunu düşündüğüm insanlar ya bilgisayarlarıyla çalışıyor ya da aralarında sessizce sohbet ediyor. Bir café con leche sipariş ederek önümdeki dergilere gömülüyorum usulca ve kendimi bir “Ravallı” gibi havalı hissediyorum. Tekrar yola çıkıp semtin yaya yolu olan Rambla de Raval’da tur atıyorum. Burada beni kocaman bir tombik kedi karşılıyor. Kolombiyalı ressam Botero’nun yaptığı bu bronz heykel, civarın en ilgi çeken sanat eseri. Sanat demişken... Barselona Çağdaş Sanat Müzesi MACBA da burada yer alıyor. Önünde kaykaycı gençlerin vakit geçirdiği müzede 1950’lerden bugüne Katalan ve İspanyol çağdaş sanatından eserler sergileniyor. 
Şimdiki durağım, Barselona’nın sokağa makyajsız adımını bile atmayan, hep güzel “süslü teyze”si Eixample. Eski şehre ek olarak XIX. yüzyılda modernist bir mimari anlayışla inşa edilen bu bölgeye kuş bakışı bakarsanız şehir planlamasının en nizami örneklerinden birini görürsünüz. Kibrit kutusu gibi dizilen evler oya gibi işlenmiş ferforjeleriyle sadece uzaktan değil, yakınına gelince de bakanı büyülüyor. Burası Gaudí'nin başyapıtlarından Casa Batlló, Casa Calvet, Casa Milà; Josep Puig i Cadafalch’ın başyapıtı Casa Amatller ve Art-Nouveau’nun Katalan karşılığı olan Modernisme akımının daha pek çok mimari şaheserini birkaç saat içinde görebileceğiniz zenginlikte bir bölge. 
Son olarak, Barselona’yı bir anne gibi kucaklayan Montjüic'te, yani Yahudi Tepesi’ndeyim. Burası şehrin en yüksek tepesi ve bu özelliğini korumakta da kararlı. Öyle ki, “bitmeyen kilise” lakaplı La Sagrada Familia’nın tamamlanması planlanan en uzun kulesi bile, bu tepeyi aşmasın diye, 171 metrede bırakılacakmış. 1992 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapan Olimpiyat Stadı ve İspanya’nın her bölgesinden mimari tipolojilerin bir örneğinin inşa edildiği yapay köy Poble Espanyol çok popüler. Ben tercihimi yine sanattan yana kullanıyorum tabii. İlk seferinde gezmeyi bitiremediğim Katalan Ulusal Sanat Müzesi ve ünlü Katalan ressam Miró’nun hayattayken açtığı Fundació Joan Miró’da zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden akşamı buluyorum. 
Geniş ailenin üyeleriyle hasret giderdim ve arayı çok açmadan yeniden görüşmek üzere vedalaştım onlarla. Her yerinden yenilik, değişim, sanat, mimari ve kültür fışkıran bu mahalleleri şimdiden özlemeye başladım bile. Bu, Barselona’yı ilk ziyaret edişim değildi ama dönerken aklımdan geçen cümle, ilk seferkiyle yine aynı oldu: Keşke birkaç günüm daha olsaydı...

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi