Boğaziçi’ndeki her kıyı semtine, tıpkı çocuklarını eşit derecede seven ve onları birbirinden ayırmayan bir anne gibi yaklaşırım. Tabii bu durum herkes için geçerli değil; bazıları için Yeniköy vazgeçilmezdir ve başka hiçbir semte değişilmez.

Gençliğinin bir dönemini benim gibi Monopoly oynayarak geçirenler çok iyi bilir ki oyunun en pahalı semti Yeniköy’dür. Yeniköy’e vardıysanız, üzerine bir de otel kurduysanız rakipleriniz oyunu sizin kazanacağınızı anlar. Henüz Yeniköy’ü görmemiş küçük bir çocukken bile  buranın seçkin bir semt olduğuna dair bir algı oluşmuştu zihnimde. Tarihî yalıların, göz alıcı manzaraların, yüksek sosyetenin semti Yeniköy... Kendine özgü bir havasının olduğu aşikâr; ancak birçok yerin aksine, paranın değiştirmediği bir Boğaziçi semtidir diyebilirim. Sahilde, gerdanlıktaki inciler gibi dizili yalıların ihtişamından uzak ama onların ağırlığını da taşıyarak sakin ve sessiz, biraz da "münzevi" bir yaşam sürüyor. 
Nihori’den Yeniköy’e
Bir tarafından İstinye, bir tarafından Tarabya ile komşu olan Yeniköy’de ilk yerleşimin ne zaman yapıldığı biraz muammalı. Ancak kesin olan bir şey var ki o da Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanıyla Karadeniz’den gelen Türk ve Rum ailelerin buraya yerleştiği. Türkler buraya Yeniköy, Rumlar ise aynı anlama gelen Neohorion, kısaca Nihori derlermiş. Yeniköy her ne kadar XVI. yüzyılda yerleşime açılmış olsa da altın çağını XIX. ve XX. yüzyıllarda yaşamış. Yunan şair Kavafis’in İstanbul'da yaşadığı 1882-1885 yıllarında yazdığı şu dizeler bunu doğrular nitelikte:
“Ey yabancı, eğer doğanın sana gülümsediği
Ve her çınarın arkasında bir gül kadar güzel
Bir genç kızın gizlendiği bir köy görürsen
Orada dur.
Nihori’ye ulaştın demektir.”
“Peksimet İskelesi”
Ben de doğanın adeta gülümsediği harika bir günde ziyaret ediyorum semti. İstanbul’da iç kesimlerin nemli ve sıcak havasından bihaber görünen Yeniköylüler, yürüyüş yapıyor. Denizin iyot kokusunu içime çekerek aralarına katılıyor, bir yandan da kahvaltımı nerede yapacağıma karar vermeye çalışıyorum. En baştan söyleyeyim; Yeniköy’e günün hangi saatinde giderseniz gidin mutlaka aç olun çünkü burası farklı tarzlardan lezzet duraklarıyla da nam salmış bir semt. Sadece kahvaltı için bile çok sayıda seçenek var: Zeynel Muhallebicisi, Emek Cafe, Yeniköy Kahvesi... Ben tercihimi Tarihî Yeniköy Börekçisi’nden yana kullandım. Bu semtin lezzet duraklarıyla dolu olması yeni bir olgu değil. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Karadeniz’e giden gemi kaptanlarının buradaki fırınlardan peksimet aldığını yazmış. Hatta iskele civarında o kadar çok fırın varmış ki buraya “Peksimet İskelesi” de deniyormuş. 1817’de kurulan Yeniköy Börekçisi hâlâ bu peksimetlerden yapıyor. 
İstinye Vapur İskelesi'nden Kalender Orduevi’ne kadar uzanan ve semtin nabzının attığı Köybaşı Caddesi’ndeyim. Etrafımda onlarca kafe, restoran ve pastane var. Ön tarafında rengârenk bisikletler dizili, duvarında “Yeniköy’e yeni âdet” yazan bir mekân ilgimi çekiyor ve içeri giriyorum. Duvarlarda ve hatta tavanda bisikletler asılı; bazı insanlar bisikletleri için yedek parça bakarken bazıları dergilerini karıştırıp kahvelerini yudumluyor. Sedona Concept adlı bu yer bir “bisiklet-kafe”. Merakımı fark eden güler yüzlü çalışanlar Mustafa Akıncı ve Atakan Köroğlu ile ayaküstü bir sohbete dalıyoruz. İstanbullulara bisiklet kültürünü aşılamak isteyen mekânda bisikletinizi tamir ettirebiliyor ya da bisiklet  kiralayabiliyorsunuz.   
Biraz ileride Yeniköy’ün belki de en ünlüsü olan Erbilgin Yalısı’nı görüyorum. Birkaç yıl önce Forbes dergisi, dünyanın en pahalı 10 konutu arasında dördüncü sıraya yazdı bu yalıyı. 64 odalı, Boğaz’ın en geniş kıyı şeritlerinden birine sahip pembe yalı, geçtiğimiz yüzyıllarda hangi olaylara şahitlik etti, kim bilir?  
Semtin Dünü ve Bugünü
Bu ruhu kaybetmeden kahvemi içmek için ilerliyorum. Yeniköylü müdavimler “Emek Cafe’ciler” ve “Yeniköy Kahvecileri” olmak üzere ikiye ayrılmış. Ancak ben epeydir gitmediğim için Yeniköy Kahvesi’nin basamaklarını tırmanıyor erik ağaçlarının arasından denize bakan masalardan birine yerleşiyorum. 
Odun ateşiyle yanan şöminesi ve kitaplarla dolu duvarlarıyla kışın bambaşka bir havaya büründüğünden burayı çok severim. Kahveden sonra arka taraftaki basamakları izleyip Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi’ne yönelerek devam ediyorum yola. Semtteki Meryem Ana Ermeni Kilisesi de Panaiya Rum Kilisesi gibi geçmiş dönemlerden kalan yapılardan biri. Rumların, Ermeni ve Yahudilerin sayfiye yeri olan Yeniköy’ün neredeyse her sokağında bir cami, kilise ya da sinagog var.  
Turuma sahil şeridinin arkasındaki ara sokaklarda devam ediyorum. Köybaşı Caddesi'nin sadece 50 metre uzağında sıralanan bu sessiz sokaklarda yürürken sanki başka bir semte gitmiş gibiyim. Bazıları "sokak" bile denemeyecek kadar dar yollarda konumlanan ahşap evlerin çevresinde kediler imparatorluklarını ilan etmiş, üzerlerine serildikleri bitkilerse kaldırım taşlarının arasından isyankâr bir biçimde fışkırıyor.  
Semtin geçmiş günlerini düşünüyorum. Belki Yeniköy’ün oltalarını Boğaz’a salmış Rum balıkçılarından, sayfiyeye gelmiş tatilcilerinden, işinin ehli kayıkçılarından ve laterna çalan müzisyenlerinden geriye bugün sadece anılar kaldı. Yine de maziyi hatırlatan yapıları, müzeyyen yalıları ve aralarına sürekli bir yenisi eklenen şık restoranlarıyla Yeniköy tadı ve seyri bol bir semt.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi