Dünya üzerinde bir kanepe, bir kitap ve bir fincan kahveden daha büyük bir lüks olabilir mi?” Viktorya dönemi İngiliz yazarlarından Anthony Trollope’un sözleri aklımda, İstanbul’un kitabevi-kafelerinden bazılarını keşfe çıkıyorum.

Kitap ve kahveyi ne zaman aynı cümle içinde duysam yüzümde bir tebessüm oluşur. Öyle ki, benim gibi edebiyatseverler için karpuz– peynir ya da çay– simit gibi birbirinden ayrı düşünülemez bir ikilidir. Bu yüzden bugünkü kitap ve kahve temalı şehir turum dolayısıyla çok heyecanlıyım. Turuma İstiklal Caddesi’nde bir sabah yürüyüşüyle başlıyorum.
Türk-Alman Kitabevi 
Hafta içi sabahları İstiklal Caddesi’nin ne kadar dingin olduğunu unutmuşum. Sağlı sollu dükkânlar kepenklerini açıyor; camlarını silen esnaf öğle saatlerinde daha da hareketlenecek caddenin müşterilerini beklemeye koyuluyor. Sabah kahvemi yudumlamak üzere İstiklal’in sonundaki Türk-Alman Kitabevi’ne giriyorum. Burası, 1950’lerin başında İstanbul’a gelen ve buraya âşık olup yerleşen Avusturya vatandaşı Franz Mühlbauer tarafından 1955’te kurulmuş. Ancak Franz Mühlbauer’in vefatından sonra kitabevini 1991’de oğulları Josef ve Thomas Mühlbauer devralmış. İki katlı mekân, uzun yıllar sadece kitapçıymış ve birkaç yıl önce kafe olarak da hizmet vermeye başlamış. Raflarda Almanca ders kitaplarının yanı sıra Alman edebiyatından seçkiler ve Türk edebiyatından bazı eserlerin Almanca çevirileri gözüme çarpıyor. Köşedeki bir masada Türk bir kadın, Alman bir adama Türkçe öğretmeye çalışıyor. İkinci kata çıktığımda karşıma bir şömine çıkıyor; buraya âşık olduğumu söyleyebilirim. Şöminenin kış aylarında her gün yandığını öğrenince heyecanım daha da büyüyor. Kış soğuklarında şöminenin karşısındaki koltuklara yerleşip kitabımı okumak için sabırsızlanıyorum. Sipariş ettiğim taze filtre kahveyi ve ev yapımı Alman pastasını (Bienenstich) bitirip Beşiktaş’a doğru yola çıkıyorum.
Minoa
Beşiktaş’ta açıldığı 2014 yılından beri defalarca gittiğim ve adeta müdavimi olduğum bir yerdeyim. Minoa, Akaretler’de Sıraevler’i geçtikten sonra Süleyman Seba Caddesi’nden yukarı doğru çıkarken sağ tarafta bir apartmanın giriş katında yer alıyor. Kitap tutkunu olan Petek – Nazım Tokuz çifti tarafından, Petek Hanım’ın büyüdüğü ve bugün de yaşadığı apartmanın altında açılan Minoa, çeşit çeşit kahveleri, enfes pastaları ve ev yapımı lezzetleriyle tüm gününüzü geçirebileceğiniz bir yer. İçeride yaklaşık 33 bin kitap var ve bunların 7 bini İngilizce. Petek Hanım’a kitapları nasıl seçtiklerini soruyorum. Yerli ve yabancı, Minoa’nın raflarında yer alacak kitapların tümüne ekip olarak karar verdiklerini söylüyor. Türkiye’den pek çok yayınevi ile çalışan Minoa, yabancı kitapları ise yurt dışındaki yayınevlerinden direkt olarak sipariş veriyormuş, dolayısıyla başka yerlerde bulamadığınız yabancı dildeki kitapları burada bulabilmeniz mümkün. Sosyolojiden tarihe, biyografiden yemek kitaplarına birçok türden kitap arasında dolaşırken bir anda mekânın bir de alt katının olduğunu fark ediyorum. Buraya onlarca kez gelmiş olmama rağmen koridorun sonundan aşağı inen merdivenleri görememem çok ilginç. Alt katta beni dört yanı kitaplarla çevrili bir “mahzen” karşılıyor. Bu mahzenin bir odası ise sadece çizgi romanlara ve fantastik edebiyata ayrılmış. Bu türlere meraklı olanlar eminim buradan çıkmak istemeyecek. Ayrılırken Petek Hanım’dan birkaç ay içinde Minoa’ya bir kat daha ekleneceğinin müjdesini alıyorum. Bu katta kitaplara eşlik eden bazı tasarım ürünlerinin satışının yanı sıra çeşitli edebiyat, kültür ve sanat etkinlikleri de gerçekleştirilecekmiş.
Marmara İlahiyat Fakültesi Kitap-Kahve
Minoa’dan sonra Beşiktaş İskelesi’ne gidip Üsküdar motorlarından birine atlıyorum. 10 dakikalık kısa fakat keyifli bir deniz yolculuğunun ardından otobüsle Bağlarbaşı’na geçiyorum. İstikamet, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii ve Kültür Merkezi’nin bir parçası olarak açılan kitap – kahve. Mekânı bulmakta hiç zorlanmıyorum zira durağın hemen ardında görkemli, modern bir cami beliriyor. Mimar Hilmi Şenalp’in tasarladığı modern camii projesi, makro ölçekten mikro ölçeğe kâinatın bütününde mevcut dönme hareketinden ilham almış. Cami mimarisinde yeni ufuklar açacağa benziyor. Bu proje kapsamında açılan 270 metrekarelik kitap–kahve ise, fakülte öğrencilerinin neredeyse her gün gelip gittiği, kitaplarını alıp ders çalıştığı, bir yandan da çay ve kahvelerini yudumladığı bir mekân. İçeri girdiğimde öğrencilerden bazıları kafasını kaldırıp dikkatlerini hiç dağıtmadan yeniden önlerindeki kitaplara eğiliyorlar. İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin ihtiyacı olan tüm kitapları barındıran kitabevinde Kur’an ve tefsir araştırmaları, fıkıh-hukuk, tasavvuf, tarih, dinler tarihi, dil öğretimi gibi alanlarda yayımlanan kitaplar yer alıyor. Kafe bölümündeki fiyatlarda öğrenci bütçesinin göz önünde bulundurulduğunu da belirtmeliyim. Buradan ayrıldıktan sonra bugünkü son durağım olan Kadıköy’e doğru yola çıkıyorum.
Tasarım Bookshop & Cafe
Kadıköy’ün simgesi hâline gelmiş ünlü boğa heykelinden yukarı, Bahariye Caddesi’ne çıkıyorum. Oradan oraya gitmekten dizlerim yoruldu ancak yeni kitaplar ve mekânlar keşfetme hevesim hâlâ yerinde. Süreyya Operası’nı geçtikten sonra sola girince hemen sağ tarafta karşılıyor beni Tasarım Bookshop & Cafe. Burası sanat, tasarım, dekorasyon, seyahat ve mimari kitaplarıyla, Türkiye’den ve uluslararası medyadan dergileriyle ve leziz atıştırmalıklar menüsüyle “tasarımcıların buluşma noktası” olmuş. Zaten içeri girdiğiniz anda gözünüze çarpan tasarım detayları, buranın sıradan bir kitap-kafe olmadığının işaretini veriyor. Serbest çalışan olduğunu düşündüğüm 30’lu yaşlarında birkaç kişi bilgisayarlarını alıp içeride sessiz birer köşeye çekilmiş, bazıları ise raflardaki dergileri karıştırıyor. Benim için mekânın en güzel tarafı ise, diğer kitapçılarda görüp detaylıca inceleme fırsatı bulamadığım büyük, prestijli kitapları satın almama gerek kalmadan kahve eşliğinde dilediğimce inceleyebilmem oldu. Önüme hemen birkaç seyahat ve fotoğraf kitabı alıp büyük bir keyifle sayfaları çevirdim. Ayrıca buranın diğer kitapçılardan farklı olarak çok geniş olmasa da bir plak bölümü bulunuyor, plak tutkunlarına duyurulur. 
Artık eve dönme vakti. Dönüş yolunda bugün zamanın ne kadar hızlı geçtiğini düşünüyorum. Bunun nedeni kitapların sihri olsa gerek. Bu güzel mekânlarda bırakın saatleri, farkına varmadan günler ve haftalar bile geçirebilir insan. İstanbul’da yaşamanın tadına bir kez daha vardım bugün.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi